Bilge Ata  
Site içi arama :
 
      Ana Sayfa   |   Din   |   Köken Bilimi   |   Güncel Makaleler   |   Araştırmalar   |   Belgeler   |   Hakkımızda   |   İletişim
 
 
 

 
Anket
Amerikalıların Kızılderililere yaptığı soykırım hakkında ne düşünüyorsunuz?
 Evet Soykırım yapmıştır
 Hayır Yapmamıştır
 Kısmi olarak soykırım yapmıştır

 
 
Ziyaretçi İstatistikleri
Aktif: 19
Bugün: 146
Toplam: 1.109.842
 

AVRUPADA HELA EVLER

     
  AVRUPA’DA HELA EVLER
    
       “YELDE İZ BIRAKIR, GEZDİ Mİ BİR ÇİŞ KOKUSU,
        EBENİN TEKNESİ, PİSİN ÖMRÜNDE GÖRDÜĞÜ SU.”
                                           Mehmet Akif ERSOY 

     

{Bu ve aşağıdaki evler, İllertissen adlı Kent’ tedir. Bu evlerin DANAVU/TUNA Irmağının kaynağına uzaklığı en çok 100-200 metredir.}                                                                               
                                                                                                                
        PARİS SOKAKLARI VE YÜKSEK ÖKÇELER       

        Tarihçilerin bildirdiklerine göre Paris te cadde kıyısındaki evlerde bulaşık yıkayan kadınlar, bulaşık sularını sokaklara serperlermiş. Bulaşık sularının sokaklara serpilmesi hiç kimse tarafından yadırganmaz, aksine olağan kabul edilirmiş. Paris sokakları vıcık-vıcık pislik içinde yüzdüğünden dolayı, uzun etekleri kirlenmesin diyen kadınlar, yüksek ökçeli ayakkabılar giydikleri için gün gelmiş, yüksek ökçeler modalanmış. 

        EŞMELERDE YÜZ YIKAYAN AVRUPALI VE ABD’LİLER

        Bütün Hıristiyan Avrupa ile Judaizer ABD’de, EŞME denilen teknelerde, fıçılarda yıkanırlardı. Aynı teknedeki aynı suda bütün aile bireyleri sırası ile yıkanırlarmış. Bu sıra şöyle oluyormuş. Önce evin beyi, sonra evin hanımı, ondan sonra en büyük çocuk, en sonra da en küçük çocuk, aynı suda yıkanma hakkına sahip imiş.  Resmi yerlerde önce müdür, sonra alt kademe sırasıyla aynı fıçıda yıkanırmış. Askeriyede önce büyük komutan, sonra sırasıyla küçük rütbeli subaylar aynı fıçıdaki aynı su ile yıkanma hakkına sahip olurlarmış. Hatta bazı Holywood filmlerinde görüldüğü gibi su dolu bir kabın üzerine eğilerek yüzünü yıkayan bir Avrupalı,  bir ABD’li, işi bittikten sonra ötekiler de aynı kaptan, aynı su ile yüzlerini yıkadıklarını bütün dünya çok gördü. İnanmayanlar, bir kowboy filmi seyrediversinler.

{Not: EŞME Türkçedir. Manisa’nın bir ilçesinin adı da EŞME’dir.}

{ AsaminqoV} ASAMİNTOS {Mösyö Köni'nin ve Kuluch'ın listesinde var}  
{eshm}EŞME banyo hamam âleti, içinde su bulunan çukur.
      Türkçede su toplanmak için kazılmış çukura EŞME derler. Yerde akarsular az bulunan ovalarda, özellikle Irak'ta, bu çeşit eşmelere çok rastlanır. Çoğunlukla kervan yolcuları için bu eşmeler oldukça hayatidir.
      Banyo ise içine su doldurularak girilip yıkanmaya mahsus bir vazodur. Bunun EŞME ile ilişkisi açıktır. Her ikisi de içi su ile dolu birer çukurluktur.  İlk medeniyet banyoları içi su ile dolu çukur yer ile içine su doldurulan çukur kap yani, banyo arasında benzerlik ve uyum bulduklarından benzetme yoluyla banyoya da EŞME demişler. Zaten adların çoğu ilk zamanlarda benzetme yoluyla yapılmıştır. Bunun belgelerine,  azar-azar rast geleceğiz.
     { AsaminqoV } ASAMİNTOS sözünün { eshm } EŞME olduğu muhakkak ise de, başka bir nokta,  sonundaki {inqoV }  İNTOS hecesidir. Bu nereden geliyor? Sâdece bir bozulma, değişme midir? {inqoV }  İNTOS ile sonlanan bu sözlerdeki bu soneklerin bir anlamı var mıydı?      
      Gerçekten aşağıda göreceğimiz bazı sözler vardır ki, tamamıyla aynı sonek ile sonlanır. Onlar da PİRİNTOS { perinqoV }, MERİNTOS {mhrinqoV} gibi sözlerdir. MERİNTOS sözünü, { BURUNDUK }, { perintos } sözü, BURUNCUK sözünden ibâret olduğu, yeri gelince gösterileceğine göre bu { inqoV } İNTOS hecesi, Türkçe'nin -ONDU-;-ONCUK- hecelerini karşılamakta olduğu anlaşılıyor..
 { mhr,  inqoV  } = BOUR, OUNDOUK                     
{ peir, inqoV  } = BUR, UNDJUK                  
       Şu duruma göre ESEMİNTOS sözündeki İNTOS hecesinin de böyle bir heceden ibâret olduğu ihtimâli vardır. Böyle olunca, EŞME sözünün banyoyu kapsaması sırasında ihtimâl ki, EŞMECİK, EŞMENCİK gibi küçültmelik bir ad verilmiş olduğu anlaşılır. Zâten çoğunlukla Türkçede adlara bir küçültme edatı getirilmesi olağan gibidir. Gerçek EŞMELERE göre,  EŞMEYE benzeyen banyo, zâten ufak olduğu için buna EŞMECİK denilmiş olması doğaldır. Artık sonuna gelen sonek, bir küçültme edatı mı veya bir { âlet ismi mi }, her ne olursa olsun sözün aslı EŞMEDİR.” 1
………………………………………………………….   
1} Yunandan Evvelki Türk Medeniyeti Yusuf Ziya İstanbul 1928 Arap harfleriyle                                                                                          

      VAFDİZ SUYU VE DAR ETEKLER              

      Genellikle rahibeler ve koyu {mutaassıp/tutucu} Hıristiyanlar, vaftiz suyunu kutsal saydıkları için bu suyun etkisi üzerlerinden gitmesin diyerek, ömür boyu yıkanmazlardı. Manastırlardaki rahibelerden bazıları ömür boyu yıkanmadıkları için çok kötü kokmaktaydılar. Bu pis kokuları örtmek için giydikleri elbiselerinin üzerine başka bir elbise, onun üzerine başka bir dolama dolayarak sımsıkı sarınırlardı. Bu rahibelerin üstü-üstüne giyinmelerinden dolayı dar etekler modalandı. Hıristiyan Avrupa’da, özellikle Fransa’da ömür boyu yıkanmayan mutaassıp/tutucu Hıristiyanların bu pis kokularını bastırmak için parfüm sanayii denilen sanayi sistemi, bu pis kokuların giderilmesi için doğdu.

      AVRUPALILARIN ZARURİ İHTİYAÇLARI     

      Avrupalılar hela nedir bilmezlerdi. Bu yüzden kentler, köyler, çevre oldukça kirletilmekteydi. Kıralların saraylarında, düklerin şatolarında dahi ihtiyaçlar bir leğene yapılır, bu kap, uşaklar tarafından pencerelerden bahçeye dökülürdü. Halk ta pisliklerini oraya-buraya dökerdi. İhtiyacı gelen insanlar, ihtiyaçlarını gidermek için merdiven altlarına, kuytu sokaklara, okul bahçelerine çişlerini yaparlardı. Bu yüzden kentler koyu bir çiş kokusu ile kaplanmıştı. Hatta şimdi bile Fransa’nın baş Kenti Paris’te günlük 30 ton köpek kakası toplandığı bildiriliyor. Bütün yeşil alanlar, köpek siyekleriyle kirletilmiş durumdadır. Türkiye’ye de bulaşmış olan köpek besleme âdeti sayesinde ana yollarımızdaki, bulvarlarımızdaki, parklarımızdaki bütün yeşil alanlarımız köpek kakaları ve siyekleriyle vıcık-vıcık kirletilmiş durumdadır. Bir kişi kazara bir yeşil çayıra oturacak olsa, yeşil çayırların köpek kakaları ve köpek siyekleriyle kirletilmiş olmasından dolayı o kişilerin üstleri kirlenmektedir. Bu vahim kirlilikten kurtulmak için köpeklerin siyecekleri alanlar oluşturulmalı, bu alanların dışındaki yerlere köpeklerin siydirilmesinin, kakalarının yaptırılmasının önüne geçilmelidir. Bu sistem yasal töre haline getirilmelidir. Halk sağlığı için oluşturulacak köpek parklarının temizliği, bakımı belediyelerce yapılmalıdır. Bu konu hakkında ivedi olarak yasal tedbirler alınmalıdır. 

      XVI. LUİ

      Anlatıldığına göre Fransa Kıralı XVI: LUİ, çok süslü bir lâzımlık kullanır, bir yandan çerez yerken öbür yandan çişini yapar, beri yandan da dükleri, şövalyeleri öylece kabul edermiş. Lâzımlık şeklindeki tahtı, belli yerlerinden örtülü imiş. İşini bitirdiğinde görevliler lâzımlığı arka taraftan görünmeden alır, sarayın bahçesine foşşş diye dökerlermiş.
      Osmanlı Türk İmparatorluğuna muhtaç olan Avrupalılar, her fırsatta Türklere yanaşmak istedikleri için Fransa, Türklerle sıkı ilişkiler kurmaya çalışıyordu. Fransızlar Türklerin hela sistemine hayran kalmışlar, kendilerine de bu tür hela yapımını öğretmek üzere teknik bir ekip istemişler. Teknik Türk ekibi örnek olarak sarayın birisine helalar inşa etmiş, uzak bir su kaynağından pöhrenklerle su getirerek helalara musluk çekmek için de projeler üretmişlerdi. O zamanlar motorlu araçlar, elektrik vs. olmadığı için sular doğal akım ile getirilmekte idi. Sarayın bahçesine bir de hela çukuru açmışlar. Tam bu sırada bizim Ülkemiz bir savaşa girmek zorunda kalmış, bunun için teknik heyet geri çağrılmıştı. Türk mimar, mühendis ve öteki teknik ekip Fransızlara suyun nasıl getirilip, muslukların nasıl takılacağını, hela çukurunun nasıl kapatılacağını anlatıp Türkiye’ye dönmüşler. Fransız teknisyenler dağdan su getirmeyi, helalara musluk takmayı becerememişler, açılan hela çukurunu da iğreti olarak kapatmışlar. Aradan 30-40 yıl geçince hela çukurunun olduğu bahçede bir “Garden Parti” “Bahçe Partisi” yapılmış, konuklar dans ederken hela çukuru çökmüş, 39 şövalye, dük, prenses gibi pek çok kişi boğularak ölmüş olduğu yaygın olarak anlatılmaktadır.
      Türk Mühendislerinin Fransızlara hela yaptığını duyan İngiliz, İtalyan, İspanyol, Portekiz, Hollanda, Danimarka, Almanya ve öteki Avrupalı elçiler, bu yeniliği kendi ülkelerine taşımışlar, git-gide Avrupalılar helayı öğrenmeye başlamışlardı. Avrupalılar helaları Fransa’daki gibi susuz olarak almışlardı. İşte o gün-bu gündür Avrupalılar, taharet için helalarında su kullanmamakta, halen de öyle gezmektedirler. Zaten daha önce de böyle geziyorlardı.
      Bizde bazı haddini bilmez Avrupa hayranı çeyrek aydınların:
      “Efendim! İyi güzel söylüyorsunuz da, Avrupalı ve ABD’liler her gün yıkanıyorlar.” Şeklindeki bu ucuz entellerin, cıvık>sıvık>sulu savunmaları, Avrupalının, ABD’linin pisliğini temizlemeye yetmez. Hem size ne oluyor? Avrupalı, ABD’li sömürgecilerden birisi gün ortasında helaya gittikten sonra, hemen hamama gidip yıkanmakta mıdır ki, onların ucuz savunuculuğuna soyunmaktasınız?
      Bu konuyu Adana Abdülkadir Paksoy Kız Lisesinde 1978-1993 yılları arasında 15 yıl öğretmenlik yaptığım sırada babası Alman-anası Türk olan bir kız öğrencime sormuştum. O değerli öğrencimin gerçek tepkisi şöyle olmuştu: “IYYY, Hocam, ben elimi kendi pisliğime mi vuracağım?” Diyerek taharet yapmanın iğrençlik olduğunu belirtmişti. Aradan geçen 20-25 yıl zarfında Müslüman Türk çocuklarında da buna benzer tepkilerin gelişmeye başladığını ne yazık ki, şaşkınlıkla gözlemekte olduğumu ifade ten üzüntü duyuyorum. O öğrencim, bu “IYYY” çıkışından sonra şöyle devam etmişti: “Hocam, ben su ile taharet yapmıyorum, kâğıtla siliniyorum” demişti. Ben, kendisine ricada bulunarak, bu kez benim hatırım için taharet yapmasını önermiştim. Nasıl taharet yapılacağını da kız arkadaşlarından sorup öğrenmesini söylemiş, bunun için de sınıf başkanına tembihte bulunmuştum. Bir kaç gün sonraki dersimde o değerli öğrencim, yerinden kalkarak elimi öpmek isteğini bildirince, sınıf arkadaşları da ben de şaşırmıştık. Bunun sebebini sorduğumda değerli öğrencim şu itirafta bulunmuştu:
      “Hocam, ben Elhamdü Lillah Müslüman’ım. Dinimizin inceliklerini de sizlerden öğrenmekteyim. Ne yazık ki ben, Müslüman Türk kardeşlerimin taharet yaptıkları gibi temizlenmezden önce, çok kötü kokuyordum. Bunun için de sürekli parfüm kullanıyordum. Sürekli parfüm kullanmam bende kaşıntıya sebep oldu. Kendimi daha pis hissediyordum. Kâğıt ile ne kadar silinsem, temizlenemiyordum. Müslüman Türkler gibi taharet yaptıktan sonra kendimi çok temiz hissettim. Daha önce mikrobik bazı rahatsızlıklarım oluyordu. Şimdi daha güven içindeyim. Beni bu yola teşvik ettiğiniz için size minnet borçluyum” diyerek elimi öpmek istemiş, ben el öptürmeyi sevmediğimden teşekkürünü kabul etmiştim. Bu öğrencim, mahkeme eliyle Türk anasına verilmişti. Bir süre sonra mahkeme öğrencimi Alman babasına geri verdi. Onu, Almanya’ya götürmek için görevlendirilen Alman’ı, Türkiye’ye geldiğinde bu öğrencim ilk olarak benimle görüştürmüştü. Bu görüşmenin içeriği hakkında geniş bilgi için: {Harizmi TIKLAYINIZ.}
      Avrupalıların koyu bir cehalet içinde olduklarına dair çok belge bulunmaktadır. Biz sadece bir iki örnekle yetineceğiz. Avrupa’da sara ve akıl hastalarının içine iblis girmiş diyerek toplum dışına itildiklerini tarihler yazıyor. Bize de bulaşan bu cehalet 150-200 yıldan beri cindar denilen üçkâğıtçıların türemesine yol açmıştır. Oysa Osmanlı Devleti döneminde bu tür hastalıkların iyileştirilmesi için çok etkili tıbbi çözümler üretilmekteydi. Bunların tedavileri için: ”BÎMARHÂNE” ler açılmıştı.
      M.S. 1160 lı yıllarda Haçlı Seferleri sırasında yaralanan Türk ve Hıristiyan askerler, Türk tabiplerince tedavi ediliyor yaralı askerler ameliyat edilerek sağlıklarına kavuşuyorlardı.  Oysa 1160 lı yıllarda Avrupa’da ameliyat, kasaplık sayılıyordu. Avrupalı Haçlılar, Türk İslâm Medeniyeti ile ilk kez yoğun olarak Haçlı seferleri sırasında karşılaştılar. Türkler İslâmiyet’i kabul ettikten sonra İslam Dünyasının altın halkalarına pırlantalar gibi eklenen nice büyük ve dünya ölçeğinde bilginler yetiştirdiler. Harizmiler, Ebül-İZler, Şatıroğulları, Farabiler, İbn-i Sinalar, Buhariler, Nesailer, İbn-i Maceler, Ebu Mansur Matüridiler gibi nice köşe taşları yetiştirdiler. Avrupalılar Harizmi’ye, “ALGORİSMUS, AL-GORİZMA, AL-GORİTMA> LOGARİTMA” derlerdi. Harizmi’nin bulduğu Logaritma cetvelleri bu ünlü Tük bilginin adını taşımaktadır. İbn-i Sina’ya Avesenna, Farbi’ye Al-Farabyos derlerdi. Ebül-İz, İzin babası, yani iz açan,  izinden gidilen anlamınadır. Ebül İz, mekanik robotların atasıdır. Artukoğlu Beyliği zamanında Mardin, Diyarbakır, Silvan, Cizre, Bitlis, Hakkari/Çölemerik, Şırnak, Siirt dolaylarında yaşamış bir Türk Atasıdır. Artukoğlu Türk Beyliği yukarıda adları sayılan yörelerde uzun yıllar hüküm sürmüşlerdir. Onların çocukları şimdi kendilerini Kurmançu- Kırmançi saymakta, öz kardeşleri olan Türk askerine, polisine molotoflu saldırılar düzenliyorlar. Kendi öz kardeşlerimizin bu günkü torunlarının bize karşı kanlı-kinli düşmanlar haline getirilmeleri, ne kadar acı veren bir durumdur. Bu öz kardeşlerimizin sadece öz dillerini unutarak, Kürtçe öğrenmelerinden sonra kendilerini doğma kardeşlerine karşı amansız birer düşman haline getiren psikolojik etkinin dikkatle ortaya çıkartılması gerekmez mi? Bu davranışların bize ne kadar acı verdiğini, bizden başka kimse kolay-kolay anlayamaz. Onların sadece –Y- kromozomu testi yaptırmaları kökenlerinin ortaya çıkması için yeterlidir. Bu konuyu aydınlatması için şu yaşanmış örnek yeterlidir: Karakeçililer, yani Benim de kökenim olan KAYI Boyunun mensuplarından pek çoğu, Kürtçe öğrenerek öz dillerini unutmuşlardı. Zaman içinde onların arasından okuyup yazan, araştırmalar yapan kimseler yetişti. Bunlar incelemelerinin sonunda kendilerinin Osmanlı Devletini Kuran Soydan indiklerini belgelediler. Şimdi onların pek çoğu hala Kürtçeden başka dil bilmedikleri halde Öz Köklerini, gerçek kimliklerini öğrendiler. {-Y- kromozomu TIKLAYINIZ} 

      “GERÇEĞİN NURLU YÜZÜNDEN, ANCAK CAHİLLER KORKAR.”    

          PAPA VE KAMLAR/KAMANLAR

      “Romalılar sur, kale, mabet, köprü inşa etmeyi Etrüsklerden öğrenmişlerdir. Etrüsklerin dini, dünya işlerine ait bilgileri de içine alıyordu. Meselâ, köprü inşasına ait sanat, usul ve teknik ancak KAMLARIN/KAMANLARIN bildiği birer sırdı. Onun için KAMLARIN/KAMANLARIN bir adı da köprü yapan idi. Romalılar bunu tercüme ederek, “PONTİFEX” şeklinde kendi rahiplerine de unvan yapmışlar ve bu söz Romalılardan Hıristiyan Kilisesine geçmiştir. Bugün PAPA’NIN taşıdığı başlıca unvan Latince olarak “PONTİFEX MAXİMUS”, Fransızca olarak ”PONTİFE SUPRéME”dir. Anlamı:“BÜYÜK KÖPRÜ MİMARI’ dır.” 2
.....................................
 2} Etrüskler Türk mü idi? Adile AYDA Türk Kültürünü Araştırma Ens. 1974 Ankara S: 19S: H.V. Morton. “A. Traveller in Ome”, Methuen and Co. London 1966, S: 358. Naklen
                           
 Görüldüğü üzere tıbbı, matematiği, kimyayı ve öteki bilimleri Türklerden öğrenen Avrupalı emperyalistler, her şeylerini borçlu oldukları Türkleri eritmek için var güçleriyle yükleniyorlar. Biz de onların arasına katılıp yok olmak için var gücümüzle ve bütün heveslerimizle koşar adım tırısa kalkmış gidiyoruz. AB. Dediğimiz Topluluğu, medeniyetlerin ataları sayıyoruz. Biz onlardan sadece bilim ve teknolojileri geri alabiliriz. Onların yaşantılarını almaya başladığımız gün, onların emir ve buyruklarına girmiş oluruz ki, o zaman dönüşürüz. 
      

       ALMANYA YOLCULUĞUM
       Sevgili dostum aziz kardeşim Mustafa Karakas Bey Efendi, beni 2008 yılı Haziran Ayında Almanya’ya okudu. Oraya vardığımda helalarda taharet musluğu yoktu. Bunları gözlerimle gördüm. Müslüman Türkler birer ibrik almışlar, kendilerini asri tuvalette bu ibriklerle temizlemeye çalışıyorlardı. Büyük alışveriş merkezleri ve öteki yerlerde çeşit çeşit ibrik satılıyordu. Bu ibrikler, Müslüman Türkler ve öteki Müslüman uluslar için üretiliyordu. Almanlar taharet yamadıkları, kâğıtlarla silindikleri için onlar bu ibrikleri pek kullanmıyorlardı. Türkler açtıkları mescitlere hem alaturka, hem alafranga hela yapmışlar, alafranga helalara da uzakça bir yerden küçük borularla su getirerek taharet musluğu takmışlardı. Hatırladığıma göre Türkiye’de asri hela denilen aygıt 1950 li yıllarda vardı. O zamanlar, hatta yakın zamanlara kadar üretilen bu helalarda şimdiki gibi, su fışkırtan küçük parçalar yoktu. Avrupa’dan alınan bu helalara, şimdiki gibi, aynı yerden boru ile su getiriliyor, bu küçük metal borular, kapağın altından aygıtın içine uzatılıyor, böylece taharet yapılıyordu. Sonradan bu aygıta delikler açılarak, sabit taharet muslukları takıldı.
  Almanya’da halen HEİM, HEİMAT denilen, devlete ait kiralık evlerdeki helâlara taharet musluğu taktırmak yasaklanmış durumdadır. {Not: HEİM, HEİMAT sözlerinin Türkçe olduğu hakkında Arhavi, Haymana Tıklayınız.} Buna rağmen Türkler kendi evlerinde taharet musluğu taktırıyorlar. Almanlar, Hollandalılar ve öteki Avrupalılar, Türklerin bu güzel âdetlerini gördükçe onlardan da taharet musluğu çektirenler oluyor. İşte Avrupalı fanatik ırkçıları korkutan da bunun gibi iyi huyların Avrupalılar arasında yayılma eğilimi göstermesidir. 
      Dün evlerinde, saraylarında helâ bulunmayan, çişlerini yollara-sokaklara döken, vıcık-vıcık pislik içindeki uluslar, şimdi teknolojik devler oldular. Bu kadar gelişmelerine rağmen Ortaçağın ilkel âdetlerinden de bir türlü kurtulamadılar. Unutulmasın ki teknoloji, bilim, fen hiçbir ulusun babasının öz malı değildir. Öyle olsa idi şimdi Japonların taş devrini yaşamaları gerekirdi. Demek ki, ilerleme, gelişme, sanayileşme, teknolojileri ele geçirme Avrupalının tekelinde değil imiş. Sebeplerine yapıştıktan sonra bizi kimse tutamaz. {Kapsamlı bilgi için “Yüzleşme Doktrini” adlı eserimize bakınız} { Targek, Tübuk, Gelişmişlik, Millet TIKLAYINIZ}
      Aşağıda göreceğiniz resimler,  DONAU bölgesine aittir. DONAU; TUNA Irmağının çıktığı yerdir. Orta Çağ'a ait olan bu binalarda, alt katlar boş oluyor. Üst katlar ise ileriye doğru çıkıntılıdır. Bir kabın içine çişini yapanlar, bu kabı aşağıya serpiştiriyorlar. O katın üstündeki kat da o kattan daha ileriye doğru çıkıntılıdır. Oradakiler de çişlerini yaptıkları kabı, buradan aşağıya doğru serpiştiriyorlar. Onun üstündeki de böyle yapıyormuş. Bu çıkıntılar, alt katlara fazlaca serpinti değmesin diye yapılıyormuş. Oradaki Türklerin bana anlattıkları bunlar idi. Ben bütün bunları kendi gözümle gördüm. Bunları orada karşılaştığımız Almanlara da sordum. Onlar, Orta Çağdaki bu tür yapıların önce Fransa’da daha sonra da bütün Avrupa'da yayıldığını söylediler. Bu yapılar Orta Çağdan kalmadır. Avrupalı Uluslarda su ile taharet yapma usulü yoktur. Orada bulunduğum sırada Ausburg' ta bir Türk cami'ine gitmiştim. Onlar uzakça bir yerden, borularla su getirerek, klozet kapağının altından iğreti olarak taharet musluğu sistemi kurmuşlardı. {Ausburg için hakkımız, veya öz geçmişim TIKLAYINIZ} Buna örnek olarak asri hela denilen nesneler Ülkemize geldiğinde o zaman da taharet musluğu yoktu. Ama bizler klozet kapaklarının altından borularla su getirtip taharet yapmaktaydık. Sonraları asri helalara delikler delinerek taharet musluklarına yer açıldı. Şimdi bizler bu klozetleri kullanıyoruz. Avrupa ülkelerinde, klozetlerde taharet musluğu sistemi bulunmuyor. Alaturka hela zaten yoktur. Gittiğim O Mescitte Alaturka hela da yapmışlardı. Avrupa ülkelerine gidenler bilirler, klozette ihtiyacınızı gördükten sonra, ya bir kâğıt ile silinirsiniz veya klozet taşının üstüne tüneyerek bir ibrik yardımı ile temizlenmeye çalışırsınız. Bu, bize göre büyük bir çiledir.
      Konu buraya gelmişken Ülkemizde herkesin kullanmakta olduğu UMUMİ helaların da asri hela şeklinde yapılmasının sağlık açısından çok sakıncalı olduğunu söylemeliyim. Siz buraları ne kadar temiz tutarsanız tutunuz, bir başkası aynı özeni göstermeyebilir. O kişilerdeki hastalıklar ötekilere bulaşır. Buralarda en sağlıklısı alaturka helâlardır. Bu konuda Yüce Meclisimizin bir an önce yasal düzenleme yapmasını bekliyoruz.
      Avrupa gezimi bitirdikten sonra Ülkeme geri dönerken dualarımdan birisi de şu idi: “Ya Rabbi beni, uçakta helâya gitmekten koru. Aziz Yurduma ulaşmadan helaya gitmemi önle” diye dualar etmiş idim. Türkiye'ye evime geldiğimde, sanki üstümden büyük bir yük kalkmış gibi rahatladım. Beni evlerinde konuk eden Karakaş ailesi, Türkiye'ye geldiklerinde beni ziyaret etmişlerdi. Kendileri geri dönerlerken, taharet musluklu bir klozet hediye edecektim. Ne yazık ki, arabaları ağzına kadar dolu olduğu için bu isteğim gerçekleşmedi.

 

AVRUPA’DA HELA EVLER


 


 


 


Rüstem Kocadurmuşoğlu-Bilge Ata-, M. Karakas İllertissen’de bir hela evin önünde

         

      1} Ortaçağda bu evlerin yer katlarında kimse oturmuyordu.
      2} Birinci kat. Bu kattakiler pisliklerini aşağıya atıyorlardı.
      3} İkinci kat. Buradakiler, pisliklerini aşağıya döküyorlardı.
      4} Üçüncü kat. Buradakiler pisliklerini aşağıya döküyorlardı.

      Bu evlerin yer katlarının üstündeki birinci kat, zemin kattan daha ileriye doğru çıkıntılıdır. Onun üstündeki de ona göre bu kadar çıkıntılı, onun üstündeki de ona göre bu kadar çıkıntılı olarak yapılmışlar. Yer katlarda kimse oturmuyormuş. Birinci kattan pislik serpildiği zaman aşağıda biriktiği için bu uygulama yapılmış. İkinci katın çıkıntısı da birinci kattakilere serpintinin değmemesi için daha ileriye doğru çıkıntılı yapılmış. Bu kattan pislik döküldüğü zaman aşağı kata serpinti değmesin diyerek bu çıkıntı yapılmış Onun üstündeki de böyle yapılmış.
      İşte bütün dünyanın hayranlıkla örnek aldığı Avrupalı ve ABD’liler bunlardır. O gün öyleymiş, şimdi Avrupalılar oldukça farklı diyecek kişilere biz de: “Her köyde, her kasaba ve mahallede Almancılar bulunmaktadır. Onlara taharet olayını sorup öğrenebilirsiniz.”

KENDİ PİSLİKLERİNİ TEMİZLEMEYEN AVRUPALI, ACABA BİZE HANGİ MEDENİYETİ ÖĞRETECEK MİŞ?

     
   

Zübeyde Karakas, Oğlu Karakas, Bilge Ata Almanya gezisi
AŞAĞIDA: Almanya’nın Ulm Kentine bağlı İlertissen Kentinde DANAU/TUNA Irmağının kaynağından görüntüler.
 
 
 DANAU>TUNA IRMAĞININ GÖZESİ, KAYNAĞI 2008 
 
 
 

2008 yılı Haziran ayında Bilge Ata Almanya’nın Ulm Kenti İllertissen Kasabasında TUNA Irmağının GÖZESİNDE/KAYNAĞINDA

 
2008 yılı Haziran ayında Bilge Ata İllertissen’i ziyareti sırasında
 
 

2008 yılı haziran ayında Bilge Ata Tuna Irmağını ziyareti sırasında

TUNA IRMAĞININ GÖZESİ
 
 

 

Zübeyde Karakas, Bilge Ata, Torun Karakas, Mustafa Karakas, Anne Karakas    TUNA IRMAĞININ GÖZESİ
 

Bilge Ata, Torun Karakaş,  Mustafa Karakaş, Çağrı. Karakaş, Zübeyde Karakaş


            Yukarıdaki Resimler Almanya’da DONAU/TUNA Irmağının çıktığı yer olan İllertissen Kasabasında 2008 yılı Haziran ayında çekildi.
      İL>İlah>Allah  sözünü inşallah bağımsız bir dosyada yayınlayacağım.
              
     

      ili                       Asya'da bir Boy   

      ili                       Bir Ülke

      ili                       Bir Irmak                    

      illion/ illiyon        Turuva  Kenti,   daha doğrusu Turuva'nın Merkezi

      ilisos                  Atina civarında akan bir Çay

      ilici                     İspanya'nın Narrakona yöresinde bir Kent 

      ilipola                 İspanya'nın Betik bölgesinde bir Kent    

      iliturqi                İspanya'nın yine Betik Bölgesinde bir Kent

      iliberis                Golvan'ın Narbonaz Bölgesinde bir Kent

      iliria                   Meşhur İllerya Bölgesi 

      ilithiapolis           Mısırda bir Kent   

      İl Kuş                 Kartal={Divan-ü Lügat’it-Türk}

 

      Bunları İLİ sözünün geniş yaygınlığını göstermek için örnek olsun diye yazıyoruz. Asya'nın hemen-hemen doğusundan, Avrupa'nın güneybatısının son noktasına kadar, İLİ sözüyle başlayan coğrafya adları vardır.” 3
……………………………………………………………………
         3} Yusuf Ziya age

      Beypazarı, Safranbolu, Adana Tepebağ evlerinde ayakyolu, yani hela teşkilatının mükemmelen var olduğunu görmekteyiz. Çünkü bu evler Müslüman Türk evleridir. Beypazarı’nda; "Yaşayan Müze” gezildiğinde bu Konakta bugün duşa kabin denilen sistemin nice yıllar önce yapıldığını da göreceklerdir. Beypazarı, Adana Tepebağ evlerinin mimari yapısı da İllertissen evlerinin mimari özelliğiyle benzerlikler gösterir. Beyypazarı Çarşısındaki evlere dikkatle baktığımızda üst çıkıntılar sadece üst katı biraz daha ferahlatmak için yapıldığı apaçık görülüyor. İllertissen evleri ise oldukça farklıdır. Onlardaki çıkıntılar her kata biraz daha ileri doğru gitmektedir. Beypazarı konağında ise atık suların akacağı yerler vardır. Her odanın ayrı hamamı, bugünkü duşa-kabin sistemi bulunuyor. Ayrıca da herkesin yıkanabileceği büyük bir hamamlık yapılmıştır. Avrupalılar, duşa-kabin fikrini Beypazarı’ndan almış olmalılar.
        Beypazarı’nda, Safranbolu’da, Adana Tepebağ evlerindeki Çıkıntıların, pislik serpmek için değil evi genişletmek için kullanıldığı apaçık görülüyor. Beypazarı Yaşayan Müzede birinci kattaki odalar, gelin odaları olarak düzenlenmiştir. O devirlerde pederşahi aile sistemi hüküm sürdüğü için gelin-kaynana bir arada oturuyorlardı. Müslüman Türklerde gusül yapmak farz olduğu için mutlaka yıkanmak icap ettiğinden dolayı, bu konağın gelin odalarına hamamlık şimdi duşa-kabin denen yerler yapılmıştır. Bütün Türklerde olduğu gibi, bu konakta da bütün Müslüman Türklerde olduğu gibi hela sistemi bulunmaktadır.

BEY PAZARI EVLERİ

Beypazarından bir görünüş

          Beypazarı Yaşayan Müze
………………………………………………………..
*}http://uplood vikimedia.org/wikipedia/tr

                                                                                                  
AŞAĞIDA ADANA EVLERİ GÖRÜLÜYOR
 Adana evlerinin görüntülenmesinde değerli yardımlarını esirgemeyen Sayın Yazar Şair Münevver Düver hanımefendiye teşekkür ederim
 
Adana Ulucami

 

Adana: Ramazanoğlu Beylerinin Konağı. Bu Konağın iç merdiveni var.
 

 

Adana evleri. Himmet bekliyor.
 

Onarılmış Adana Tepebağ evleri
 

ADANA’DA ATATÜRK’ÜN OTURDUĞU EV

 

ALTINDAN GEÇME’NİN GÜNEY CEPHESİ. SAĞ TARAFTA GÖRÜLEN KAPI, HANIMIN ÇİFLİĞİ DİZİSİNDE HALİDE İLE KEMÂL’İN EVLENDİKLERİNDE OTURDUKLARI EVİN KAPISI.

 

ALTINDAN GEÇME GÜNEY CEPHESİ- Adanalı bir delikanlı-

 

 

ÇÖLLERDE SUYA HASRET ÇİÇEKLER GİBİ, ADANA’DA ONARILMAYI BEKLEYEN ADANA KONAKLARI       

Adana'da onarılmış bir Adana konağı
 
“Garbın âfakını sarmışsa çelik zırhlı duvar.
 Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
 Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar”
                                               M. Akif Ersoy                                    
                                               
                                       22 Haziran 2008                                                        
                                                 Ulm-Almanya
                                        Rüstem KOCADURMUŞOĞLU                                                   
                                          Bilge Ata-Eğitimci Yazar                                                    
                                            Teolog-Kökenbilimci                                                         
                                                               TÜRKİYE
                                                                


 
  2017 © Bilge Ata. Tüm Hakları Saklıdır.   Son Güncelleme Tarihi: 05.07.2017Tasarım & Kodlama: ER-AY Bilgisayar