Bilge Ata  
Site içi arama :
 
      Ana Sayfa   |   Din   |   Köken Bilimi   |   Güncel Makaleler   |   Araştırmalar   |   Belgeler   |   Hakkımızda   |   İletişim
 
 
 

 
Anket
Amerikalıların Kızılderililere yaptığı soykırım hakkında ne düşünüyorsunuz?
 Evet Soykırım yapmıştır
 Hayır Yapmamıştır
 Kısmi olarak soykırım yapmıştır

 
 
Ziyaretçi İstatistikleri
Aktif: 70
Bugün: 390
Toplam: 1.110.494
 

Gelişim

GELİŞMİŞLİĞİN ÖLÇÜSÜ

 

Öncelikle gelişmişlikle, kalkınmışlık kavramlarının farkının fark edilmesi gerekir. Kalkınmışlık sözü; maddi anlamda ele alınırken, yani refahın yaygınlaştırılması anlamında kullanılırken, gelişmişlik sözünden hem refahı, hem de manevi unsurları kastetmiş oluyoruz.

Gelişmişliğin ölçüsü olarak bir takım tespitler yapılmıştır. Bu tespitlerin başında, okur-yazar oranının yüksek olması ileri sürülmüştür. Onlara göre; bir ülkede okur-yazar oranı % 80–90 olursa, o ülkenin gelişmiş ülke sayılacağı var sayılmıştır.

Hatta bu sav’ı bizim çeyrek aydınlarımıza da kabul ettirmişlerdir. Gerçekte ise okur-yazar oranının % 80–90 olması bir yana, yüzde yüz olması halinde bile, bu oranın gelişmişlikle bir ilgisi yoktur. Çünkü okur-yazar oranının artması gelişmişliğin bir sebebi değil, sonucudur.

Sebeplerin sonuç olarak algılandığı ülkelerde, bilgiye giden yollar, daha baştan karartılmış ve kapatılmış olur.

Sanayi sektörünün kurulması ile gelişmişlik modeli arasında elbette önemli ilişkiler bulunduğunu biliyoruz. Sanayimizin belli oranda kurulmuş olması, Ülkemizin gelişmiş bir ülke sayılmasının sebebi sayılabilir mi?

Bu çerpeşik husus, birçoklarımızın aklını çelebilir. Yatırım yapılmış nice dev sanayi sektörünü görüverince, artık hiçbir gamımızın-kederimizin kalmadığını sanan ve kendimizi gelişmişlik anaforuna kaptıran bir düşünceye girebiliriz. Sanayi sektörünün belli kesimlerinin kurulmuş olması ile gelişmişlik arasındaki ince ayrımı sezebilmek, gerçekten yürek ister. İşte bu durumun, zihinleri bulandırmasından ve sebepleri sonuç olarak öne çıkarmasından endişe etmekteyim. Bizim ortaya koymaya çalıştığımız modelde, bu faktörün önemli katkısının bulunmasıyla birlikte bizi asıl hedefe götürmede etkili olmadığını görmekteyiz. Türkiye’de pek çok sanayi sektörü faaliyet göstermektedir. Otomotivden deniz araçlarının yapımına, bunların yedek parçalarının üretiminden uçak yenilenmesine, bilgisayarlardan tv’lere kadar, pek çok alanda montajlama ve gerekse ana yapım olarak işler yürütülmektedir. Bunlar elbette çok sevindiricidir. Ama dikkat edilirse gelişmişlik modelinin oluşturulabilmesi için gerekli ölçütlerin {kıstasların} henüz uzağında olduğumuz görülebilir. Çünkü herhangi bir sanayi sektörünün bir kısmının Ülkemizde; mesela Bursa’da, İzmit’te yatırım yapması, dış ülkelerin üçüncü ülkeleri yakalamak, hem iç tüketimi karşılamak hem dış satımı temin etmek için Boyalı sanayi sektörü diyebileceğimiz bir çabadan kaynaklanmaktadır. Burada varılmak istenen hedef, Pazar bulma kaygılarından kaynaklanmaktadır. Mesela Toyota, Opel, Ford gibi binek arabaların üretimini yapmaları, bu arabaları iç ve dış pazarlarda pazarlamaya yönelik istekler, gelişmişliğin göstergesi olarak kabul edilebilir mi?  Belli şartları yerine getirmek kaydı ile Fe–16 uçaklarının ABD’den lisansının alınması, bu uçakların belli oranlarda Türkiye’de üretilmesi de ortaya koymaya çalıştığımız gelişmişlik modeli ile asıl bir ilgisi bulunmaktadır? Aslında bütün bunların ülkemiz için büyük atılımlar olduğunu sevinerek söylemeliyim. Başta, bu yüksek teknolojileri kavrayacak ve yerinde öğrenecek tecrübeli mühendislerimizin yetişmesine, kalifiye işçilerimizin çoğalmasına, istihdamı artırmasına ayrıca, yerli üretim sebebiyle maliyetlerin düşmesine katkıda bulunacaktır. Bir şeyi hatırdan uzak tutmamalıdır. Bu yatırımcı ülkelerle aramızda çıkacak en küçük anlaşmazlıkta bu işler eskisi gibi aynı düzeyde gidebilir mi? Yahut yatırımı yapan dış ülke, kendi kafalarından başka bir şeyler düşünebilirler mi? Mesela, Opel 2001 yılı içinde Türkiye’deki fabrikalarını kapatma kararı almıştı. Bunun gibi başka işler de olur mu?

Bütün bunları dikkate aldığımızda da yine karşımıza çıkacak olan Gelişmişlik Modeli’nin neresinde kalacağız? Sorusu sorulabilir.

Biz Türkiye olarak hiçbir ortak ve dış yatırımlar almasak ta, bu tür fabrikaları onlardan satın alarak kendimiz kursak, acaba gelişmişlik kavramının neresinde yer almamız icap eder? Mesela; Ruslar, gelişmiş ülkelerin neresinde yer almaktadır. Rusya’yı birkaç yönden gelişmiş kabul etmeye zorlayan sebepler bulunduğunu görebilmekteyiz.

Bunların başında elinde bulundurduğu nükleer teknoloji ve nükleer güç bakımından, ayrıca klasik silah üretiminin yoğunluğu bakımından, uzay teknolojisinin yüksek düzeylerde olması bakımından bütün bunlara rağmen Rusya’nın gelişmiş bir ülke olduğunu söyleyebilir miyiz? Şimdiye kadar gelişmiş 7 ülkeye G/7’ler deniliyordu. Şimdi Rusya’yı da buna ekleyerek G/8’ler denildi. Bütün bunları Türkiye dikkatle incelemelidir. 23.02.2002 tarihinde bir televizyon kanalımızda Romanya’nın müthiş bir gelişme gösterdiğini, birkaç ay sonra AB’ye girebileceği yayınlanıyordu. Aynı kanal bu haberinde Romanya’nın gelişmişliğine iki örnek gösteriyordu. Birinci örnekte eskiden demir perde gerisi bir ülke olan Romanya’nın şimdi sokaklarında, caddelerinde renk-renk, tip-tip, lüks otomobillerin dolaştığını görüntülüyordu. Yine bu kanal Romanya’nın gelişmişliğine ikinci delil olarak da eğlence yerlerinin hızla çoğaldığını, artık Romen gençlerinin ve kızlarının kafelerde yarı çıplak görüntülerini ve fashing çılgınlıklarını gösteriyordu. Romanya’nın gelişmiş bir ülke olduğunun ve kısa sürede de AB’ye gireceğinin fetvasını veriyordu.

Gelişmişlik modelinde önemli mihenk, bilgiyi elde etmektir. Bilgi denilen bu İlâhî vergiyi elde etmeden gelişmişlik mümkün değildir. Bir memleketin maliyesi, ekonomisi, ticareti bozulabilir. Elbette bunların bozulması, o memleket için vahim sonuçlar doğurur. Ama bilgi denilen yüce erdem, sağlam inanç ve güçlü bir ahlâk yapısı elde kalırsa o memleket bütün bu zorlukları aşabilir. Bunun tersi olursa, yani bilgi denilen miras elden gider ve o ülkeye cühelalar hâkim olursa işte bu büyük yıkımlara ve o ülkenin mahvına sebep olabilir. Buna örnek Japonya ve Almanya’dır. Bir ülkenin hayatında olabilecek en tehlikeli bozulma ve yıkım ise ilmiye sınıfı ile siyasetin bozulmasıdır. Boyalı sanayi sözünden montaj sanayini kastetmiyorum. Boyalı sanayi bir yabancı ülkenin kendi içinde doyum noktasına ulaşmış bir sanayi sektörünü ikinci bir ülkede kurması, bu ülke yoluyla üçüncü ülkelere açılmak istemesi, bundan doğan sanayi sektörüne de boyalı sanayi demekteyim. İşte Avrupalılar ikinci ülkelerde yaptıkları sanayi yatırımları ile üçüncü ülkelere mal satmak istemekteler. Bu sektörün bizim ve başka ülkelerin lehine olan durumları yukarıda sıralandı. Bütün bunlar gelişmişliğin ne sebebi ne de teminatı olamaz. Lüks tüketim mallarının çoğalması, binek arabalarından her evde, her ailede bir veya birkaç tane olması da gelişmişliğin göstergesi sayılamaz.

Tarımda çalışanları sanayi’e, köylerde oturanların büyük kentlere göç etmesi de gelişmişlik modeli ile ilgisinin olmadığını göstermiştir.

Artık kafalar değişmelidir; gelişmişlik ölçüsünü değerlendirirken bütün bunların yok sayılacağını söylemiş değiliz. Bunlara rağmen şayet bir millet bilgiye ulaşamamışsa, inançlarını yitirmişse, ahlâken ve törece bozulmuşsa, gerisi suya yazılan yazılar gibi ha var, ha yok mesabesindedir.

Bir ülkede refahın, yani maddi kalkınmanın artması, o ülke insanlarının daha rahat, daha konforlu bir hayat sürmelerini sağlar. Daha iyi yerler, daha iyi giyerler, istediklerini alırlar, güzel ve bakımlı evlerde otururlar, altlarında her yıl değiştirebilecekler arabaları olur. Dadılar, bakıcılar tutarlar, istedikleri zaman yurtdışına çıkarlar. Kendi ülkelerinde bulamadıkları bir şeyi dış ülkelerden getirtirler. Eğer, maddi kalkınma, yani refahın artması tek başına bir gaye bir amaç olarak algılanır ve bütün milli programlar bu temel anlayışa göre şekillendirilirse, gelişmişlik modeli oluşturulabilir mi? Yani Bilgi Toplumuna geçilmiş olur mu? Böyle, kesin bir yargının konulması, elbette mümkün değildir. Refahın yani konforun artmasını, bilgi toplumuna geçiş olarak var saymak, büyük yanlışlıklara sebebiyet verebilir. Bir ülkede insanların zenginleşmesinin 3 temel sebebi vardır. Bunlardan birincisi; bilgiyi elde ederek kalkınmış ve sanayiini kurmuş toplumlardır. İkincisi; bilgiye giden yolu hesaba katmadan maddi refahı yani boyalı sanayi’i ele geçirmiş ülkelerin elde ettikleri kazanımlardır. Bunların ötesinde her iki halden de uzak ve fakat ellerindeki tabi/doğal kaynakların dış satımı ile zenginleşmiş ülkelerin refah kazanımlarıdır.

Birinci şıkka örnek ABD, Batı Avrupa devletleri ve Japonya’dır. Bu anlamda {Japonya Batı Avrupa katagorisinden olarak kabul edilmiştir}. İkincisine örnek uzak doğu kaplanlarıdır. Üçüncüsüne örnek de petrol zengini Arap şeyhleridir. Bir zamanlar, Türkiye’ye kalkınma modelleri gösteren kişiler, Uzak Doğu Asya Kaplanları’nı önermekteydiler. Bu örnekler gösterilirken bir yandan da Asya Kaplanlarına uygun bir ad buldular. Anadolu Aslanları. İşte böylece ülkemizin hemen-hemen bütün dertleri bitiverecek ve mübarek Vatanımız gelişmiş bir Ülke oluverecekti. Oysaki örneklenen bu sistemin önünde-ardında ne vardı?  Bütün bunların araştırılması gerekmiyor muydu? Aslında hiçbir millet hiçbir millete ve hiçbir devlet hiçbir devlete tıpa-tıp denkteş ve model olamazdı. Çünkü kimsenin kimseye benzemediği gibi, milletler de milletlere, devletler de devletlere benzemezdi.

İkinci ülkelerin üstünden üçüncü ülkelere imal edilmiş mal satmak için kurulan sanayi sektörleri bir zamanlar ülkemizde çelik tencere satanların durumuna benzetilebilir. 20 yıl kadar önce er kapıyı çalan bir takım pazarlamacılar çelik tencere satmaktaydılar. Şimdi onlardan eser kalmadı. Çünkü Türkiye bu konuda doyum aşamasını yakaladı. Bu sektörde kendisine başka alanlar bulmaya yöneldi. Avrupalılar ellerinde bulundurdukları stratejik olmayan malların üretimini ve ortaklıklarını ikinci ülkelere ulaştırarak bu ülkelerin üzerinden üçüncü ve daha başka ülkelere pazarlamak istiyorlardı. Bu hesaplar yapılırken aracı ülkenin konumu, satın alma gücü, jeo stratejik önemi kendilerine uzaklığı, başka ülkelerle olan bağları gibi pek çok faktör hesap edildi. Böylece aracı malların yatırımı yapıldı. Kendi ülkelerinde doyum aşamasında bulunan, ama yatırım yapacakları ülkelerde bu tür yatırımlar yapılırsa o tür ülkelerde ham maddenin bolluğu ve ucuzluğu, iş gücünün ucuzluğu gibi faktörler hesaba katıldı. Yapılmış bir otomobilin Almanya’dan kalkıp Türkiye’ye getirilmesinin maliyeti başka, aynı malın Türkiye’de üretilerek satılmasının maliyeti başkaydı. Böylece ikinci ülkelerde kendi istedikleri yatırım alanlarını seçerek ve teşvikler alarak bu işi yaptılar.

Gelişmiş ülkeler Marksizm’le yönetilen totaliter diktatörlüklerde bu tür yatırımları yapmak istemiyorlardı. Onlar, genelde demokrasi ile yönetilen veya açık ülke konumunda bulunan ülkeler arıyorlardı. İşte bu anlamda uzak doğu ülkeleri ile Türkiye, iyi birer aracı yatırım pazarı olabilirdi. Uzak doğu kaplanları bu tür bir yatırım pazarı ekonomisinden doğdu. Burada stratejik olmayan ve yüksek teknolojiyi gerektirmeyen, rekabet gücünü arttıran, tüketimi çoğaltan, konforu teşvik eden sanayi yatırımlarına yönelttiler. Uzak doğuda ve Ortadoğu’da nüfuz bölgeleri oluşturmaya yönelik çabalar ise çok erken devirlerde gündeme sokulmuştur. Bu bölgeler son zamanlarda Avrupalı sömürgecilerin ellerinden çıkarak, ABD’nin nüfuz alanına girdi. Çıkar bölgelerini kapışma yarışı, yalnızca kapitalistlerce yapılmış sayılamazdı bu yarışa Rusya ve Çin de katılmıştı. Çin halen Doğu Türkistan’daki Uygur: Özerk Bölgesi’ni işgal altında tutmaktadır. Daha önce Çarlar devrinde çeşitli oyunlarla Kafkasya’yı, Sibirya ve Orta Asya’yı ele geçirmiş bu sömürgeciler, şimdi kendilerine başka dayanaklar arıyorlardı. Rusya’nın bir emeli de, ta Deli Petro’dan bu yana sıcak denizlere inmekti. Onlar, Avrupalıların son zamanlarda yaptıkları gibi bu ülkelere yatırım yaparak ele geçirmek yerine, oraları kendilerine fikren bağımlı hale getirmek istiyorlardı. Bunu da, yandaş ve yoldaş hesapları ile yapıyorlardı. Osmanlı atalarımızın büyük ve kudretli Devleti yıkılmış, bunun yerine küçük devletçikler kurdurularak buraları çeşitli nüfuz bölgelerine bölmüşlerdi. Atalarımızın kaybettikleri toprakların bir kısmının stratejik önemi, bir kısmının da zengin yeraltı kaynakları vardı. Bu sömürgeciler buralarda nüfuz bölgeleri oluşturarak, bu kaynakları kullanmak istiyorlardı. İşte dünyanın hali böyle bir ortamda sürüp gitmekteydi. Uzak Doğu Kaplanları da bu yarışın bir parçası olarak doğdu. Oralarda sanayie yönelik geçici bir refah, yani kalkınma baş gösterdi, ama bir gün geldi küçücük bir yel esti bütün bu boyalı sanayi püf diye geçiverdi. Çünkü onlar; BİLGİYE GİDEN YOLU ELE GEÇİRMEDEN SANAYİE GEÇMİŞLERDİ. Oysa ki, BİLGİ elde edilmeden, ciddi ve tutarlı anlamda GELİŞME olmuyordu. Bunun örnekleri çoktur. Üçüncü örnek de yer altı zenginlikleri ile konforu, yani maddi kalkınmayı elde etmiş Arap şeyhleri İran, Libya ve benzeri ülkeler belli bir refahı yakalamış bile olsalar gerçekten GELİŞMİŞ sayılamazlar.

GELİŞMİŞ terimini, kalkınma sözünden ayrı anlamda kullandığımızı daha önce de belirtmiştik. Kalkınma, içinde sanayii ve refahı taşıdığı halde GELİŞME maddi ve manevi unsurları bir arada taşımaktadır.

Bütün bunların bilinmesinden ve tespit edilmesinden sonra Türkiye’ye gelince, bizce artık iyice belli olmuştur ki, kendi şahsi/kişisel gayretlerimiz olmadan ÇAĞIN BİLGİ YARIŞINI KAZANAMAYACAĞIMIZI ARTIK ANLAMALIYIZ. Biz,  BİLGİYİ elde etmek için hiç vakit kaybetmeden o alana yönelmeliyiz. İşte Yüzleşme Doktrini, bunları sorgulamakta ve çözüm önerileri teklif etmektedir.

……………………………………………………………………………………

Not: Çin; totaliter Marksizm’den açık yönetime geçmeye mecbur oldu. Bunun üzerine ucuz iş gücü, hammadde temini, sömürgecileri Çin’de yatırım yapmaya yöneltti. Buna dair küçük ve fakat değerli bir örnek vereceğim. Televizyon kumandası Çin’den gelmekte, bu aygıt 5 TL’ ye satılmaktadır. aynı ürün Türkiye’de yapılsa 10 TL’ ye satılabilir, arada 5 TL’ lik bir fark var. Bu fark için sömürgeciler yatırımı Çin’e yapıyorlar.

Acaba aynı ürün Türkiye’de üretilip aynı fiyata satılamaz mı? Yaptığım çalışmalarda bu ve öteki ürünlerin Türkiye’de de aynı fiyata ve hatta daha ucuza üretilip-satılabileceğini gösteriyor. Bunun için yasal dayanaklar gerekiyor. Öncelikle aklımızın, irademizin, alışkanlıklarımızın, zihniyetlerimizin değişmesi gereklidir. Konunun sulandırılması kaygısından, bir de ipuçları vermemek için bunların nelerden ibaret olduğunu açıklamıyorum.

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

 *} Yüzleşme Doktrini Rüstem KOCADURMUŞOĞLU-Bilge Ata. Zirve Basımevi 2002 Adana s=25, 30 ‘a dek


 
  2017 © Bilge Ata. Tüm Hakları Saklıdır.   Son Güncelleme Tarihi: 05.07.2017Tasarım & Kodlama: ER-AY Bilgisayar