Bilge Ata  
Site içi arama :
 
      Ana Sayfa   |   Din   |   Köken Bilimi   |   Güncel Makaleler   |   Araştırmalar   |   Belgeler   |   Hakkımızda   |   İletişim
 
 
 

 
Anket
Amerikalıların Kızılderililere yaptığı soykırım hakkında ne düşünüyorsunuz?
 Evet Soykırım yapmıştır
 Hayır Yapmamıştır
 Kısmi olarak soykırım yapmıştır

 
 
Ziyaretçi İstatistikleri
Aktif: 69
Bugün: 196
Toplam: 1.109.892
 

GÖK TENGRİ

GÖK TENRİ, GÖK TANRI AYETLERİ 

    

Gök Tenri / Gök Tanrı konusu aşağıda inceleneceği üzere tahrif edilmiş İNCİL’de de bulunmaktadır. Bu konuda Kur-an’ı Kerim’de iki ayet geldiğini belgeliyoruz. Gök Tenri / Gök Tanrı ile ilgili hem ayetler, hem de bilgi ve belgeler, yanlış yönlere çekilerek anlam kaymaları oluşturulmuştur. Bir takım kişiler de bu konuda maksatlı olarak batıl fikirler üretmişler, “TÜRKLER, GÖĞE TANRI DİYORLAR ve GÖĞE TAPINIYORLAR” diyerek, Bilge Kağan’ın şu sözlerine tutunmuşlardır:

“I.c.{ı.ı} “Tenriteğ tenride bolmış Türk Bilğe Kagan bu ödke olurtım”

“II Ş 1 {II,1} Göğe benzer, gökte yaratılmış Türk Bilge Kağan, bu zamanda iktidara oturdum Eski Türk Yazıtları. Hüseyin Namık Orkun.Tdk Yay Ankara 1986. S:22

Yukarıdaki metinde “tenri, tanrı” sözü, gök anlamındadır. Tanrı sözünün bazı anlamlarından biri de gök’tür. Bu anlamlardan bazıları şunlardır:

        Tenri / Tanrı=Allah.

        Tenri, Tanrı= Rab. 

        tenri, tanrı=  gök.;

        tenri, tanrı= efendi,  majeste, lord,  kağan,   gibi anlamlara gelir. Tenri ve Tanrı sözleri, Türklerce Allah, İlâh, Rab, Yaratan anlamlarına gelir. Buna göre, Tek olan, Ezeli ve Ebedi olan, hiç bir şeye muhtaç olmayan, her şeyin Kendisine muhtaç olduğu Tek Allah demektir.

 

TENRİ, TANRI=EFENDİ, MAJESTE, RAB, KAGAN, HÜKÜMDAR

 

tenri/tanrı sözü bazen bir kişinin kendisinden makamca ve rütbece yüksekte olan bir kişiye, hitab ederken, ”kağanım, efendim, Kıralım, Kıral, hükümdar, majeste” gibi hitaplar için de kullanıldığı görülmüştür. Bu her zaman her yerde olmaz. Tenri, Tanrı sözü yukarıda söylediğimiz gibi gerçekte Tek Allah için kullanılır. Ama bu söz, yerine göre öbür anlamlar için de söylendiği görülmüştür. Tanrı sözünün bu anlamlarını açıkladığımızda, bazı bilgisiz kimselerin, Tanrı sözünün başka anlamalarının olduğunu bahane ederek bu sözün artık, Allah anlamında kullanılamayacağını savunmaları, en büyük cehalet ve Türklerin inanç esaslarına saygısızlık olur. Tenri/Tanrı sözünün bazen öbür anlamlarda kullanılmasının, bu sözün gerçek değerini düşürmeyeceği ise ortadadır. TENRİ, TANRI sözünün başka anlamalara geldiğini bahane edecek cühelalar, Arapça {رَبْ RAB} sözünün yerine göre Allah, yerine göre: “Efendi, efendim, lord, majeste, kral, kağan, hükümdar” gibi anlamlara geldiğini de apaçık ortaya koyacağız. Onların bu, gerçek belgeleri gördükleri zaman takındıkları aykırı davranışlarını sürdürüp sürdürmeyeceklerini de göreceğiz. Tenri/Tanrı sözü tıpkı {رَبْ RAB} sözü gibi, her iki anlama da kullanılabilmektedir. {رَبْ RAB} sözünün “majeste, kral, efendim, kağanım” gibi anlamlara gelmesi, o sözün Allah anlamına gelmesini engellemiyorsa, Tenri/Tanrı, DİNGİR, DENGİR sözünün de Allah anlamına gelmesini engellemez. TENRİ, TANRI sözleri Orta Asya Türklüğü tarafından kullanıldığı halde, DINGIR, DİNGİR, DENGİR sözleri, Sümer, Elam, Akad, Harran, Hurri-Mitanni, Urartu-Orartu, Hitit Türklerince de kullanılmaktaydı.

 

 

Yukarıdaki belgede Urartu-Orartı Türk İmparatorluğunun Tanrısı={DİNGİR HALDİ} görülüyor. Resmin baş kısmındaki sivri külahın üstündeki dikdörtgen şeklindeki beyaz boşlukta: {DİNGİR HALDİ} yazılıdır. Resim DİNGİR HALDİ= TANRI EBEDİ demektir. Bu belgeler halen Van İlimizin TUŞBA adlı URARTU- ORARTU kalesinde sergilenmektedir. Bu belgelerin tarihi 3 bin beş yüz yıl ve daha gerilere götürülmektedir. Aynı tanrıya= DİNGİR HALDİ’YE Hurri Mitanniler, Sümerler, Elamlar, Akadlar, Aranlılar, Aramiler=Harranlılar, Kannanlılar=Kenaniler, Karduklar, Hititler de tapınmaktaydılar. Hurri Mitanni-Türkleri; ZAZA Türklerinin de atalarıdır. DİNGİR HALDİ bugün Güneydoğu’da yaşamakta olan HALDİLER, HALİDİLER, HALTİLERİN de Türk atalarıdır. Kureyş Kabilesindeki Halid Bin Velid’in HALİD adı da bu Türk soyundan inmektedir. Hatta CENNET’ÜL HULD denilen cennetin adı da bu Türkçe sözden gelmektedir. Konu hakkında geniş açıklamamalar için bkz: {ÇALINAN TÜRK TARİHİ—KARDUKLAR KÜRTLERİN ATASI MIYDI?} Rüstem KOCADURMUŞOĞLU Togan yayınları sh: 234 İstanbul Aralık 2013}

Kızılderili Türkler ise TANRI sözünü; TANGRA, TANIĞ, TARANGA şeklinde söylerlerdi. Bkz: www.bilgeata.com Kızılderili Türkçesi.

 

YUSUF KEMAL TENGİR ŞEK MİR DENGİR FIRAT

 

TANRI sözü insanlara verilmediği halde Türkiye’de iki kişiye ad olarak verilmiş olduğunu belgeliyoruz. Bunlardan birisi Boyabatlı Meclis-i Mebusan A’zası, Lozan Barış antlaşmasında Mustafa Kemal Paşa tarafından Murahhas aza olarak görevlendirilen, 13 Nisan 1909, 31 Mart 1325 tarihinde Kılikya, Çukurova, Adana’da Ermeni Hınçakyan Komitası tarafından başlatılan Ermeni isyanında, Meclis-i Mebusan Tarafından Babikyan ile birlikte müfettiş olarak görevlendirilen Sinop İli, Boyabat İlçesinden Türk kökenli Yusuf Kemal TENGİR ŞEK idi. {Kılikya sözü öz be öz Türkçedir. www.bilgeata.com tıklayınız.} İkincisi, Adıyaman İli, Kâhta İlçesinde doğan kendisi Kürt olarak nitelenen, ama aynı oymaktan Sayın Dr. Mahmut Çapar {Rişvanoğlu}na göre Yörük oldukları belgelenen eski AKP milletvekili, DENGİR Mir Fırat’tır. DENGİR, DİNGİR, TENGİR, TANRI, TENRİ sözleri Türkçe olduğuna göre, Yusuf Kemal TENGİR Şek’e bu adı ailesi bilerek koymuş olmalıdır. Çünkü bu ad öz be öz Türkçedir. Kürt olduğu söylenen, Kürtlerin de başka bir soydan geldiklerini iddia edenlere göre, Mir Fırat adlı kişiye ailesinin hiç bilmediği Türkçe bir söz olan DENGİR adını nasıl vermişlerdir? Hele de Kürtlerin kendilerini, Türklerden ayrı bir kimlikte görmek için çırpındıkları dikkate alınırsa, Mir Fırat’a bu DENGİR, yani TENRİ, TANRI adını nasıl verdikleri önem kazanıyor. İnsanlar hiç bilmedikleri bir dildeki bir sözü nasıl oluyor da çocuklarına ad olarak vermiş oluyorlar? “Bir Türk veya bir Kürt aile çocuğuna: “ÇANG-ÇİNG” adını verebilir mi? Bilse verir de, “ÇANG-ÇİNG” ne demektir, bu söz nereden çıkmıştır? Böyle bir söz ne Türkçede, ne Kürtçede yoktur. Bu yazıyı okuyanlar da böyle bir sözü herhalde yeni duydular. {ÇANG-ÇİNG= ÇİN SEDDİ demekmiş. www.bilgeata.ÇANG-ÇİNG tıklayınız}} İnsanlar bilmedikleri bir sözü nereden bilip te çocuklarına ad olarak verecekler? Toplum hafizasında- Toplum Belleğinde olmayan bir sözü, onların belleğine kim yazacak? İşte Kürt olduklarını, Türkçe bilmediklerini, çocuklarına önce Kürtçe öğrettiklerini, sonradan da Türkçe öğrendiklerini söyleyenler, DENGİR sözünü nasıl, nereden bularak öğrendiler? Mir Fırat adlı bu Kürt çocuğuna Türkçe hem de TANRI adını nasıl verdiler? Bunun bir tek açıklaması var, o da; Kürtler, DENGİR sözünü biliyorlardı. Tarihi süreç içinde, belleklerinde eski Türk atalarından miras olarak bu ve bunun gibi kadim Türkçe sözleri koruyarak günümüze kadar getirdiler. Kürtlerin kökenleriyle ilgili bilimsel çalışmaları kaynağından öğrenmek için: {ÇALINAN TÜRK TARİHİ—KARDUKLAR KÜRTLERİN ATASI MIYDI Rüstem Kocadurmuşoğlu Togan yay. Aralık 2013 İstanbul}

 

HUDA=KUD AGA=God:

 

TANRI, TENRİ, sözünün başka anlamalara geldiğini bu araştırma ile öğrenecek olanlar, şimdi kısaca sunacağımız HUDA sözü ile Avrupalı dillerde Türkçe olarak korunan God: tanrı, ilâh sözünün de değişimler geçirerek bu şekillere girdiğini gördüklerinde daha da şaşıracaklardır. HUDA sözü öz be öz Türkçedir. HUDA sözü KUT AĞA, KUTLU AĞA, KUTSAL AĞA sözünden bu hale gelmiş, daha sonraları da ALLAH, RAB, TANRI anlamı kazanmıştır. Süleyman Çelebi de Mevlid adlı Natına: “EY HUDA-DAN LÛTF-U İHSAN İSTEYEN” diye başlar.  Buradaki HUDA sözü gerçekte KUT AGA sözüdür. Bu söz, LAGAŞ Türklerinin Kıralı KUD AGAYA verilen bir unvandır. Daha sonra RAB, ALLAH, TANRI anlamı kazanmıştır. Bkz: {ÇALINAN TÜRK TARİHİ—HUDA-KUD AGA age.} Avrupalı dillerde: “God” Tanrı, ilah, rab şeklinde tapınılan tanrıya verilen bu ad, apaçık Türkçedir, good şeklindeki söz ise Türkçe KUT, KUTLU dediğimizdir. Büyük G küçük o, küçük d ile yazılan God ise aynen KUT sözüdür ki, bu sözler Türkçedir. HUDA sözündeki HUD sözü de KUD sözünden başka bir şey değildir. Konu hakkında geniş bilgi için: Bu araştırmada, RAB sözünün ayetlere dayanarak şimdiye dek üzerinde durulmamış açıklamalarını göreceğiz:

 

        KUR-ANDA {RAB} SÖZÜ BAŞKA ANLAMLARA GELİYOR MU?

 

بِسْمِ اللَهِ الرَحْمَنِ الرَحِيم

ألْحَمْدُ لِلَهِ رَبِ الْعَالَمِينَ {-El hamdü- Lillahi Rabbil alemin-.} dediğimizde, buradaki { رَبِRAB} sözü, Allah anlamınadır. Kur'an'ı Kerim’in pek çok ayetinde bu böyledir. Oysa bazı ayetlerinde: { رَبِRAB} sözünün Allah anlamına gelmediği, aksine “kıral, kağan, majeste, lord, efendi, efendim” gibi anlamlara geldiği görülmektedir.

بِسْمِ اللَهِ الرَحْمَنِ الرَحِيم

وَقَالَ لِلَذِي ظَنَ أنَهُ نَاجٍ مِنْهُمَا اذْكُرْنِي عِنْدَ رَبِكَ فَأنْسَاهُ الشَيْطَانُ ذِكْرَ رَبِهِ فَلَبِثَ فِي السِجْنِ بِضْعَ سِنِينَ

 

        “Yusuf; Hapis arkadaşlarının ikisinden kurtulacağını sandığı kimseye: “RABBİNİN”= ‘Efendinin,/ Kralının, majestenin, yanında beni an' dedi. Ama şeytan, RABBİNE”=Efendisine, kıralına, majestesine, kaanına onu andırmayı unutturdu.. İşte bu sebepten Yusuf daha beş-on yıl hapiste kaldı.” Yusuf  12/42.

        “ Ve kale lillezine, zanne ennehu nacin min hüma. Üzkür ı'nde { رَبِكَ                                                                RABBİKE. Fe, ensahü eşşeytanü, zikre { رَبِهِRABİ- hi. Fe lebise, fis sicni bıd'a sinine.” Yusuf  12/42.

Ayette geçen { رَبِكَRABBİKE,} ve { رَبِهِRABİ- Hİ} sözleri, Allah demek değildir. Bu söz: “efendi, majeste, kagan, hükümdar” demektir.

بِسْمِ اللَهِ الرَحْمَنِ الرَحِيم

وَقَالَ الْمَلِكُ اءتُونِي بِهِ فَلَمَا جَاءَهُ الرَسُولُ قَال ارْجِعْ إلَى رَبِكَ فَاسْألْهُ مَابَالُ النِسْوَةِ اللَاتِي قَطَعْنَ أيدِيَهُنَ إنَ رَبِي بِكْيدِهِنَ عَليمٌ

 

“Hükümdar, Kral: ' Yusuf’u bana getirin' dedi. Yusuf'a elçi geldiğinde Yusuf elçiye:  { إلَى رَبِكَ: İL RABBİKE=Efendine, Kralına, Majestene, Kağanına dön,} kadınlar niçin ellerini kesmişlerdi bir sor; dedi ve ekledi: 'Benim {RABBİM o kadınların fendini,/ hilesini bilir'” dedi.” Yusuf 12/50

        “Ve  kale, el Melikü'tuni bihi. Felemma cae hu  er-resulü: ' Kale. İrcı'                                                                                             { إلَى رَبِكَ: İL RABBİKE} Fes'el’ hü: ma balü’nnisveti elleti katta'ne eydiye hünne. {: İNNE RABBİ}: bi keydi hinne, alim. “Yusuf 12/50.

        Bu ayette geçen :إلَى رَبِكَ İL RABBİKE} cümlesindeki {RABBİKE} sözü; Efendine, Majestene, Kağanına, Kralına, Hükümdarına dön  anlamına  gelir. Az aşağıda gelen:{إنَ رَبِي : İNNE RABBİ}, ise, {BENİM RABBİM,} yani {ALLAH’IM} demektir. Görülüyor ki, RAB sözü, birçok anlamlara gelmektedir. Yerine göre Allah, yerine göre efendi, kağan, hükümdar, yerine göre de terbiye eden anlamlarına gelebilmektedir.

Her milletin dilinde bir Yaratıcının adı vardır. En ilkel kabilelerin dilleri incelendiğinde onların da bir Yaratıcının varlığına inandıklarını, ona da bir ad verdiklerini görürüz. Dünya milletlerinin ister eski devirlerde olsun, isterse günümüzde olsun, kendilerini Yaratan bir Yaratıcı olduğunu sezmelerinden ve bir ad vermelerinden daha doğal ne olabilir? İnsanlar, Yaratıcıyı tanımak, O'na inanmak ve bir ad vermek için elbette kendi dillerinden bir söz ile bunu ifade etmişlerdir. Bazı bağnaz kimselerin: “Efendim! Kur'anda yazılı olmayan adları, çocuklarınıza koymayın. Esmai Husna'dan olmayan adlarla Allah'ı anmayın.” demeleri, dünyada yaşayan uluslara güç yetirilemeyecek bir sorumluluk yüklemektir. Müslüman olan milletlerin Esmai Husnayı bellemeleri elbette alkışlanacak bir durumdur. Ama dünya milletlerine bu tür teklifler zorlama olur. Öncelikle Kar'anda anılan adların, birçoğunun Kur'an inmeden önce de var olduklarını biliyoruz. İbrahim, Davud, Süleyman, Musa, Harun, Zekeriyya, Yahya, İysa adları, Kur'an inmeden de vardı. Bekir, Omar, Osman,  Hatice adları da Kur-andan önce Kureyş’in çocuklarına koydukları adlardı. Hadice demek, evecen demektir. Erken doğan çocuklara da hadice denir. Yani günsüz çocuk demektir. Zaten şu adların hiç birisi de Kur'anda yoktur. Peygamberlerin adlarına gelince bunlar, Kur'an gelmeden önce gelip geçmiş Kutlu Efendilerdir. Bu Kutlu Efendilerden bir bölümünün adının anlam ve kökenlerini bulup çıkardık. Türkçe olduklarını belgeledik. Bu kutlu yalavaçlardan iksinin adı, Hz. İshak, Hz. Süleyman {av} Efendilerimizin adları {www.bilgeata.com} web sitemizde yayındadır.  Esmai Husna, Alah'ın Güzel Adları anlamına gelir. Yüce Allah'ın Güzel Adlarını anmak elbette güzeldir. Ama Arapça bilmeyen bir milletin kendi dilince mesela; bir İngiliz'in, {God} demesi kınanabilir mi? İnsanlar kendi dillerinde de Yaratanlarına yakarsınlar.

Allah sözü, çekimlenemez. Sıra sayıları ile sayılamaz. Bir iki üç denilemez. Yani bir Allah, iki Allah diye söylenemez. Allah sözü Tekil sözdür. Çünkü Allah Tektir. Bu söz, sözlerin özüdür. Bu söz, özel bir sözdür. Allah sözünün dengi, benzeri, adaşı yoktur. Arapların itiraf ettiklerine göre ALLAH sözünün kökeni İL, EL dir. Bu sözün Arapça olmadığını kendileri itiraf ediyorlar. Bu konu ayrı bir dosya halinde inşallah yayınlanacaktır.

 

GÖK TENGRİ, TANRI VE KUR'AN-I KERİM

                       

Öteden beri bazı kimseler, {gök tanrı}, kavramının Türklerce bir tür putperestlik olarak yaşandığını ileri sürmüşlerdi. Bu iddialarını o kadar ileri götürdüler ki, Süleyman Çelebi'nin  Mevlid adındaki na'tını okurken  dahi:

“Birdir Allah, Andan Artık Tanrı yok.” dizesindeki, 'Tanrı'  sözü yerine,  'Birdir Allah andan artık İLÂH yok” diye okumaktalar. Bu kişilerin bir kısmı Türklük ve Türk kavramından, Türk sözünden, Türk kültüründen, Türk varlığından uzaklaştırılmakta oldukları artık saklanamaz bir gerçekliktir. Oysa bu işin en gönül kırıcı yanı da tür kişilerin pek çoğu da öz be öz Türk çocukları olmasıdır. Gerçekte ise hem Kur-an’ı Kerim ve hem de Tebliğcisi aleyhisselatü vesselam Efendimiz Türklüğü övmüşlerdir. Kendi atalarını, soyunu-sopunu inkâr edenleri, sıla-i rahmi, akrabalarla ilişkilerini kesenler, kınamışlardır. Veda Hutbesinde Efendimiz: “ÇOCUK KİMİN DÖŞEĞİNDE DOĞMUŞ İSE O DÖŞEĞE AİTTİR. BABASINDAN BAŞKASINA SOY İTTİHAZ EDEN SOYSUZDUR” buyurmuştur.

 

TÜRKLERE SAKIN DOKUNMAYIN!

 

ٱتْرُكُوا التُرْكَ مَا تَرَكُو كُمْ TÜRKLERE SAKIN DOKUNMAYIN

 

عن أبي سكينة رجل من المحررين عن رجل من أصحاب النبي صلى الله عليه وسلم قال: دعوا الحبشة ما دعوكم و ٱتركوا الترك ما تركوكم

 

 “Ebu Sükeyneden, o da Allah’ın Elçisinin sahabelerinden birinden naklen anlattığına göre Hz. Muhammed aleyhisalatü vesselam şöyle buyurdu: Habeşlileri olduğu gibi bırakın, onlara dokunmayın. Hele:

 ٱتركوا الترك ما تركوكمTÜRKLERE ASLA DOKUNMAYIN!

Hz. Muhammed {av} efendimiz TÜRK adını anarak, Türklere dokunmayın buyruğu vermiştir. Kur-an’ı Kerim’de Türkler hakkında şöyle buyruluyor:

سْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ ءَامَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللَّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَائِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

“EY İMAN EDENLER! SİZLERDEN KİM ALLAH’IN DİNİNDEN DÖNERSE; ŞÜPHESİZ ALLAH; İNANANLARA KARŞI ALÇAK GÖNÜLLÜ, KÂFİRLERE KARŞI ONURLU VE ZORLU BİR MİLLET, {TÜRKLER}’İ GETİRECEKTİR. BU MİLLETİ ALLAH SEVER, BU MİLLET’TE ALLAH’I SEVERLER. BU MİLLET, {TÜRK MİLLETİ}, ALLAH YOLUNDA CİHAD EDERLER, HİÇ BİR KINAYANIN KINAMASINDAN DA ASLA KORKMAZLAR. İŞTE BU, ALLAH’IN BİR LÜTFUDUR Kİ, ALLAH BU LÜTUF VE KEREMİ, KİME DİLERSE ONA VERİR.  ALLAH’IN LÜTFU, KEREMİ VE İHSANI GENİŞTİR.“ {Maide 5/5}

Tanrı yerine İLÂH sözünü ekleyerek mevlid okuyanlara: 'Neden böyle bir yola saptıklarını sorduğumuzda onlar: “Tanrı” sözünün, {GÖK} anlamına geldiğini, Tanrı demenin putperestlik olduğunu ileri sürerek burada, TANRI yerine: İLÂH dediklerini söyleyerek, İLÂH sözünün, Allah anlamına geldiğini “  savunmaktalar.'  İlah sözü, aslında çekimlenen bir sözdür. (Bir ilah, iki ilah, üç ilah) denilebildiği gibi, İlâh sözü eril, ilâhe sözü ise dişil bir sözdür. Kur-an’ı Kerimde: {İlâhüküm İlâhün Vahid} ayetinde, {Sizin İlâhınız Tek İlâh’tır} ayetinde ilâh sözü Allah anlamına da kullanılmıştır. Kur-anda örnekleri vardır. İlâh sözü çekimlenen bir sözdür. Örnekleme:

 إلَهٌ  :İLÂHÜN=BİR İLÂH                                                                                         

 إَلَهَيْنِ: İKİ İLÂH

 آلِهَةٌ: ÂLİHETÜN=İLÂHLAR

 

 

İlâh sözü Allah sözünün yerini tutmaz. ' Birdir Allah, Andan Artık Tanrı yok.' sözü, ' Lâ-ilâhe illallah.' sözünün Türkçesidir. Bu sözü, bazıları, ' Birdir Allah O'ndan başka İlah yok' derken, İlah sözünün mutlak manada, Allah anlamına geldiğini sanıyorlar. Oysa Allah sözü, özel bir sözdür ki, bunun erili ve dişili olmadığı gibi, putlara da Allah denilemez. Putlara ise İlâh denilebilir. İlâh sözü, cümledeki duruma göre, Allah anlamına gelebilir. İşte Türkçede de Tanrı sözü, cümledeki duruma göre, Allah anlamına kullanılır. Yukarıda söylediğimiz gibi, hiç bir söz, Allah sözünün karşılığı olamaz. Ama milletler kendi dillerinde,  Yüce Bir Yaratan'a inanmak için, bir takım kelimeleri bu Yüce Yaratan'a ad olarak vermişlerdir. İngilizler “God” demişler. Farslar “Yezdan” demişler. O halde, Mevlid okuyanların Türkçe Tanrı sözü yerine, İlah diyerek okumalarının haklı bir gerekçesi yoktur. Türklerin inandıkları Tanrı kavramında, Tekillik esası vardır.  Tanrı sözü, çekim kiplerine getirilemez. Bir Tanrı, iki Tanrı, Tanrılar diyerek, sıra sayıları ile sayılamaz.  Tanrı, TEK TANRI'dır. Tanrı sözü, putlara verilemez. Ancak tarihte bir kez Uygur Türklerinin Buda’ya tapınmaları sırasında ona tanrı adı verdikleri, ama bunun yerel kaldığı, İslamiyet'e girdikten sonra bunu terk ettiklerini biliyoruz. Türkçede Tanrı sözü, Mutlak Yaratan için kullanılır. Türkçede Tanrı kavramının ne önü var, ne sonu var. Doğmamış ve Doğrulmamıştır, O'nu, bir Yaratan da olmadığı gibi, Kendisi, Kendisini de yaratmamıştır. O’nun varlığı vaciptir. Yokluğu düşünülemez. O, her şeyi Yaratandır. Türkçe Tanrı inancında,  erillik ve dişillik te yoktur. O, ne Erkektir ne Dişidir. Türkler, Tanrı'ya böyle inandıkları halde, Türk Dil Kurumu, Tdk. Yüce Tanrıyı, erkekli dişili bir hale koymuştur. Tdk’nun yayınlamış olduğu Sözlükte Tanrı için bir de dişi icat edildi. Buna da: TANRI-ÇA; kadın tanrı dediler. Türklerin Ezeli, Ebedi, doğmamış, doğrulmamış, varlığı kendisinden, Tek ve Kadir-i Mutlak olan Tanrı inancına pek büyük hakaret yapılmıştır. Tdk’ nun bu vahim hatadan bir an önce dönmesini ve Müslüman Türk Milletinden özür dilemesini beklemek hakkımızdır. Türk Dil Kurumunun Sözlüğünde Tanrı maddesinde bakınız ne deniliyor: “tanrı a. T. Tanrı+Sl. Çok tanrıcılıkta kadın tanrı, ilâhe.” { TÜRKÇE SÖZLÜK Türk Dil Kurumu Akalın. Şükrü Haluk 2. Baskı Ankara 2011 s: 2264.} Türk dil Kurumunun anılan sözlüğünün 1510. Sayfasında bu {ÇA} eki bakınız nasıl açıklanıyor: {kraliçe a. Sırpça kral karısı veya krallığı yöneten kadın.} Görülüyor ki, TDK. Türkçe sözlüğünde TÜRK Milletinin tarih boyunca inanıp tapındığı Tek TANRI’YA Sırplardan edindiği bir eki getirerek dişi bir tanrı-ça sokuşturmuştur. Buna karşılık Bu ÇA takısı Slavca Kral-İTSA-dan alınmıştır. Bu {ÇA} eki Türkçeye giydirilmiştir. Kaşgarlı Mahmut 1070 li yıllarda iki Türk Boyu olan Hotanlılarla kençeklileri, Türkçeye bir harf katıkları için onları Türk saymadıklarını açıklıyor. O günden bu güne Türkçeye ne harfler, ne kurallar katıl ki, şaşırır kalırsınız. Bunlardan biris de Sırpça {ÇA} Ekidir ki, o da Türk’ün Kutsal Tanrısına eklnerek Tanrıyı dişil hale getirmiştir. Vay ki ne vay! Belgesi aşağıdadır:

“Hotanlılarla Kençekliler kelimenin önünde bulunan {ألِف elifleri},{هَ H}’ye çevirirler. Türk dilinde bulunmayan bir harfi kattıkları için biz onları Türk saymıyoruz. Türkler “BABA” ya “ATA”, Hotanlılarla Kençekliler “HATA”, Türkler “ANAYA” “ANA”, onlar “HANA” derler.” {Divan age. C: 1. S=32}

Bu, Hotanlılalrla Kençekli Türklerin “ANA” sözüne kattıkları H harfinin etimologik incelemesini yaptığımızda karşımıza nice bilinmezlerin gizemli dünyasının arka planları çıktı. Konu hakkında inşallah ileride geniş açılımlı bilgi sunulacaktır.

Türk Milleti, Müslümanlığı kabul etmeden önce, Ulu Tanrıya kulluk ediyordu. Müslüman olan hiç bir ulus,  inandığı Tanrısının kendi dilindeki adını unutmadı. Allah adı ile birlikte yeri geldikçe bu adları da kullandı. Bizim mütedeyyin Anadolu Müslüman Milletimiz,  bu tür zikzakları sevmez. Yerine göre Allah, yerine göre Tanrı der. Türk Milleti öteden beri “Allah'a ısmarladık” derken ve bunu her hal ve şartta söylerken, hiç bir zaman: 'Allah konuğu, Allah misafiri' demez. Buna, ‘Tanrı konuğu, Tanrı misafiri' der. Dilimizdeki Tanrı adını, unutmamızın veya terk etmemizin, Din yönünden bir zorunluluk olduğu hakkındaki dayatmalar, Dinimizin buyrukları değil aksine, Din adına kıyım yapmak isteyenlerin mankurtluklarıdır. Ülkemizde bir süredir türetilen bir takım bağnaz kimseler var ki, Allah sözü yerine, zaman içinde durumun icabına göre Tanrı diyenler oldu mu, onları derhal kâfirlik ve dinsizlikle suçlamak için dört gözle beklemekteler. Bu tür kimseler, Kur-an’ı Kerim’in içeriğini  gerçekten bilmiş olsalardı bu tür aymazlıkları yapmazlardı. Kur-an’ı Kerimin gerçeğinden haberi olmayan, ama sanki Kur-anı yutmuş gibi görünen bu kimseler, çevrelerine cehalet satmaktadırlar. Türk Milletine: Tanrı sözünü söyletmemek için gerçek dışı, Kur-an dışı beyanlarda bulunan bu kimseler, her cümlelerinde: “Peygamber”; “Peygamberler”; “Peygamberimiz, Peygamber Efendimiz,” diye söylerler. Bizler de aynı şevk ve heyecanla “Peygamber”; “ Peygamberler”; “ Peygamber Efendimiz”; deriz. Bu bilim dışı dayatmaları yapan şu bağnaz bozgunculara sormak istiyorum: “PEYGAMBER” sözü, Kur-an’da hangi surenin hangi ayetinde geçmektedir? Allah'ın Son Elçisi, “PEYGAMBER“ sözünü, hangi hadis-i şerifinde kullanmıştır? Buyurun yanıtlayın! Şayet sözünüzde sadıksanız, Kur-an’da geçmeyen sözleri söyletmek istemiyorsanız, buyurun size işte sorular. Sağa sola bükmeyin. Bu sözler Kur-anda var mıdır? Var diyorsanız, ispat edin. Kur-anda PEYGAMBER sözü yoktur. Neden mi derseniz? PEYGAMBER sözü, Arapça değil, Farsçadır. Kur-anda ise, RASUL VE NEBİ sözleri geçer. {NEBİ} sözü de öz be öz Türkçedir. İnşallah ilerleyen sürelerde yayınlayacağız.} Siz, sözünüzde gerçekten sadıksanız, Peygamber sözü Kur-anda olmadığı halde, nasıl oluyor da her iki cümlenizden birisinde Peygamber, Peygamberimiz, Peygamber Efendimiz, Peygamberler diyorsunuz da, niçin Rasul Efendimiz, Nebi Efendimiz demiyorsunuz?     

Önemli Not: PEYGAMBER sözünün kökeni, PEYAM sözüdür. Haber demektir. BER sözü de. “Alan, getiren” anlamınadır. PEYAM BER sözü ise: “HABER GETİREN, HABER ALAN” demektir. Bu sözün Arapça olmadığını, Farsça olduğunu açıklıyoruz. Onlar, Kur-anda olmayan sözleri kullanmamızı beğenmiyorlar. Biz de onlara, Peygamber sözünün Arapça değil, Farsça olduğunu, Kur'anda da Peygamber şeklinde herhangi bir sözün bulunmadığını açıklıyoruz. Çünkü bu sözün Farsça olduğunu, Kur-anda ise: Rasul ve Nebi sözlerinin geçtiğini söylüyor ve diyoruz ki, bu sözler, Kur'anda geçmediği halde hepimiz, seve seve Peygamberimiz, peygamberler diyoruz. Oysa bu iddiaları yapanlara göre bizler Rasulümüz, Rasuller, Nebimiz, Nebiler demeliyiz.  Bunları söylesek te en çok, Peygamber sözünü kullanıyoruz. Oysa bu söz, Arapça değil Farsçadır. Kur-anda da böyle bir söz geçmiyor. Bunun yerine Rasul ve Nebi sözleri geçiyor. Yüce Milletimize: “Tanrı yerine ilâh” deyin; çünkü Tanrı sözü, Kur'anda geçmiyor, Esmai Husnadan değil diyenler, neden Kur'anda geçmeyen,  Peygamber sözünü kullanıyorlar da, Tanrı sözüne karşı çıkıyorlar?  İşte bunların Din anlayışlarının temelini böyle bir tutarsızlık, gerçekte ise Türk düşmanlığı oluşturuyor. İslam Dininin ilkeleri arasında, Kur'anda olanı kullanmak, olmayanı kullanmamak ana gaye ise, biz de diyoruz ki, Kur'anda sıkça geçtiği halde neden Rasul ve Nebi sözlerini kullanmıyorsunuz da, Kur'anda hiç geçmediği halde Peygamber sözünü sıkça kullanıyorsunuz? Bu bir çifte standart değil midir? Oysa Nebi, de Rasul de, Peygamber de, bunların hepsi elçi, haberci demektir.

Kur-anda; NAMAZ sözü geçmediği gibi, ABDEST sözü de geçmez. Bu iki söze karşılık Kur'anı Kerim'de NAMAZ karşılığı SALAT, ABDEST karşılığı da VUDU olarak geçer. Şimdi ben bu kişilere soruyorum. Neden SALAT sözü yerine, NAMAZ, VUDU’ yerine ABDEST diyorsunuz? Eğer ölçü Kur'an'da olmayan sözleri kullanmamaksa sizler, neden SALAT yerine NAMAZ, VUDU’ yerine ABDEST diyorsunuz?  Bu iki sözün anlamı ise, aynıdır. NAMZ Türkçe, SALAT Arapça, VUDU’ Arapça ABDEST Türkçe-Farsçadır. AB Türkçe su, DEST Farsça el demektir. SİZ NE KADAR ÇABALARSANIZ ÇABALAYIN, Türk Milleti ABDEST, NAMAZ, PEYGAMBER ve TANRI sözlerini severek kullanacak.

O Kutlu peygamber Efendilerimizden 15’inin adının Türkçe olduğunu, belgeleriyle ispatlamış bulunuyoruz. Sizler, Türkçedir diye Tanrı sözüne karşı çıkarken, Farsça Peygamber ile YEZDAN sözlerine neden ses çıkarmıyorsunuz? Bir yandan da YEZDAN sözünü kullanıyorsunuz. Oysa YEZDAN; Zerdüşt Dininin Hayır ilahıdır. Zerdüşt Dininde ikili ilah esası vardır. Bu ilahlardan birisi Hayır ilahı Yezdan, öbürü Şer ilahı Ehrimen'dir. Görülüyor ki, Zerdüştlükte ilahlar,  çoklu bir sistem içinde kabul ediliyor. Onlarda Tek Tanrı inancı yoktur. Orada başka yan ilahlar dahi vardır. Bunlar o iki ilah'ın yardımcılarıdır.  Şimdi şu duruma göre YEZDAN sözü Kur'anda geçmediği halde, yani Esmai Husna'dan olmadığı halde sizler, bunları kullanıyorsunuz. Bu kullanış sırasında putçuluk vesaire de yapmamış oluyorsunuz. Ama biz Tanrı sözünü kullandığımız için göğe tapmış sayılıyoruz.  Farsçadan alınanlara neden karşı çıkmıyorsunuz?

 

GÖK VE TENĞRİ KAVRAMLARI

 

Bu bölümde, gök ve tenri kavramlarıyla ilgili belgeleri göreceğiz. Türkçede Tenri sözü, Tanrı anlamına geldiği gibi gök, anlamına da gelir. Bu husus kimseyi şaşırtmasın. Bu, Türkçenin zengin bir anlatım ve ifadelendirme gücüne bağlanmalıdır. Nitekim Bilge Kağan yazıtında bu konu aşağıdaki biçimde geçmektedir:

Türk Bilge Kağan için “tenriteg, tenride bolmuş Türk Bilge Kağan” şeklindeki bu anlatımda tenri sözü;=gök anlamınadır. Gök YÜCE, ULU demektir. Bu metindeki tenri sözü Allah anlamına değildir. Türklerin tenri sözüne gök anlamını vermekte olduklarını biliyoruz. Tenri sözü Tanrı, yani Allah anlamına geldiği gibi, gök ve dolayısıyla YÜCE, ULU anlamına  dahi gelir. Şu hale göre Türkler, göğe haşa Tanrı demezler. Göğe tenri demeleri, tenri sözünün gök anlamına, yani YÜCE anlamına gelmesinden ötürüdür. Türkçede Tenri sözünün pek çok anlamı var. Bu anlamlardan birisi de gök'tür. Göktengri ayetlerinden birisi de Hz. İsa {av}e gelmiştir. Ne yazık ki, Hz. İsa {av} ya gelen göktenri ayeti, ilk indiği şekliyle korunamamış, M.S. 325. yılında İznikte toplanan Konsil tarafından sayıları 4’e indirilen İncillerde, aşağı-yukarı şu şekilde yer almıştır:

“Baba tarafından Rab, Ana tarafından kişi olan Mesih İsa, ölümünün üçüncü günü İlâhi varlığı ile insani varlığı sin'inde/mezarında birleşerek, dördüncü kat göğe yükselmiş, şimdi baba'nın sağ yanında oturmaktadır.” Bu, onların inancıdır. Bu İncil açıklamasının en çarpıcı yanı, buradaki Gök tenri ayetinin ise Kur-ana göre açıklaması şöyledir:

بِسْمِ اللَهِ الرَحْمَنِ الرَحِيم

وَبِكُفْرِهِمْ وَقَوْلِهِمْ عَلَى مَرْيَمَ بُهْتَانًا عَظِيمًا

وَقَوْلِهِمْ إنَا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ الَلهِ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَكِنْ شُبِهَ لَهُمْ وَ إنَ الَذِينَ اخْتَلَفُوا فِيهِ لَفِي شَكٍ مِنْهُ مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ إلَا اتِبَاعَ الظَنَ وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا

“Bu, bir de Yahudi’lerin inkarlarından, bir de Onlar; Meryem'e büyük iftirada bulunmalarından ve: “Meryem oğlu İsa Mesih'i öldürdük demelerinden ötürüdür. Halbuki onlar İsa Mesih'i öldürmediler ve asmadılar, ama onlara benzetildi. Ayrılığa düştükleri şeyde doğrusu, şüphededirler. Bu husustaki bilgileri sadece sanı'ya uymaktan ibarettir. Kesinlikle İsa Mesih'i öldürmediler, aksine Allah onu Kendi Katına Yükseltti. Allah Güçlüdür, Hakimdir.” Nisa. 4/156,157

Gök ve evren hakkında aşağıdaki bilimsel bilgileri görelim. Huble veya Kırmızıya kayma yasasına göre ki, bu yasayı 1931 yılında ABD’li uzay bilgini Edwin Huble bulduğu için Huble Yasası da denir. Evren bir saniyede 180 bin kilometre hızla hareket etmektedir. Işığın hızı 300 bin km/s olduğuna göre evrenin kendi üstüne çokmesine, yıkılmasına doğru hareketi ışık hızının % 60 kadar astronomik bir hızla yol almaktadır. Dünyamızın ise bu astronomik evren hızının içinde saniyede aldığı yol 29.800 metre olduğunu da hatırda tutalım. Bu bilimsel gerçeklere göre, evren çökecektir. Çökecek evrende, yani gökte Allah Zül Celâl’in oturduğunu savunmak, Allah’a en büyük bir iftiradır.

Hz. İsa {av} Efendimize gelen Gök Tenri ayetini İznik Konsili, Yüce Allah'a, hem {babalık} ve hem de gökte mekân isnat etmiştir ki, bu iddia biz Müslümanlarca kabul edilemez. İhlas Suresinin ayetlerine göre Allah: {Ne doğmuştur, ne doğrulmuştur.}  İkincisi Alah, eğer gökte oturuyor ise gök, Allah'a mekan olmuştur. Oysa maddenin tarifinde aynen şöyle deriz: 'Madde, mekanda yer tutandır.'  Şu hale göre varlıklar erimek, çürümek, kokuşmak, pörsümek, uzamak, kısalmak, genişlemek, daralmak,  gibi maddi niteliklerle nitelenir. O halde Allah, bir mekanda yer tutuyorsa, öyle bir Allah, Allah olamaz.  Eğer Haşa... Allah dördüncü kat gökte ise, o takdirde dördüncü kat gök, Allah'ı kuşatmış demektir. Oysa Allah'ı, hiç bir varlık kuşatamaz. Aksine Allah, bütün varlıkları kuşatmıştır. Varlık aleminin, Allah'ı kuşattığı şeklindeki düşünce Allah için geçersidir. Allah’ın 4. Kat gökte oturduğu, şeklindeki düşünce, Allah Zül Celal’in sınırlı, sonlu, bir varlık derecesine düşürmek olur ki, bu batıldır. Oysa Allah, ne yerdedir ne gökte, ne alttadır, ne üste. O, mekandan münezzehtir. Allah, Kendi yarattığı evrenin içine girmez. Allah için iç ve dış yoktur. İçler ve dışlar bizim için vardır. Allah için yönler, cihetler de yoktur. O, yönleri ve cihetleri de yaratandır. Evren, ileriye doğru sarılan bir filim şeridi gibidir. Bundan ötürü de doğumlar, ölümler, hareketler doğmaktadır. Zamanı, mekandan, mekanı hareketten, hareketi güçten/energiden, energiyi/gücü varlıktan, evreni yörüngeden, yörüngeyi hareketten, alırsanız ne evren, ne hareket, ne dünya, ne zaman, ne mekan kalır. Bunların hiç birisi bir birinden ayrılmayan eşlenik varlıklardır. Bunları evrenden aldığınız andan itibaren, sona gelinmiş demektir. O gün geldiğinde ki, -o gün mutlaka gelecektir;- işte o gün, filim bitecek, işte o zaman, bir anda, saniyelerin trilyonlarca küçük bir biriminde NANO SANİYE'lerde planlandığı gibi filim tükenecektir. Artık karşımızda ne zaman var, ne mekân var. Zaman durmuş, mekanlar bitmiştir. İşte o zaman yani,  evren çökttüğü zaman; mutlak mekansızlık ve mutlak zamansızlık başlatılmıştır. O andan itibaren zaman da yok, mekanda yoktur. Öyle ise Allah nasıl olur da bu fani/sanal varlık aleminin içine girer ve dördüncü kat gökte oturur? Artık evren serap olmuştur. Yani hayallerde var, gerçeklerde yoktur. Gerçeği olmayan bir evrene Yüce Allah’ın girdiğini iddia etmek abesle iştigaldır. Evrenin içine giren varlık, evren türünden fani, sanal varlıklardır. Çünkü evren katılar, gazlar, eriyenler, çürüyenlerden yaratılmıştır. Evren, izafi/relatif,/ göreceli bir varlıktır. Evren, tarafımızdan üç boyutlu olarak algılanırken, Einstein/Aynştayın tarafından üçüncü boyuta zaman faktörü eklenmek suretiyle dört boyutlu olarak algılanmaya başlandı. Şu hale göre evren, dört boyutlu idrak ufkumuza,/ algı ufkumuza izafi olarak tecelli eden bir varlıktır. Bu varlığın bu açıdan bir gerçekliği yoktur. Evren bize göre varsa da, aslında izafi/göreceli bir varlık olması hasebiyle varlığı, gerçeği yoktur. Gerçekten Var Olan, Ancak ve Yalnızca Şanı Yüce Allah'tır. Şu duruma göre Varlığı gerçek olan Allah'ın, varlığı gerçek olmayan, relatif/izafi bir varlık olan sanal evrenin göğüne, yerine girmesi, sığması, orada bir yerde oturması, sağında, solunda birilerinin oturması Allah'ın Uluhiyyet vasfının kaybolması demek olur. Fani alem demek; hakikatı, gerçeği yok demektir. Yani İzafi / göreceli varlık olması hasebiyle o, sadece yaratıklar için vardır. Allah için ise, görecelilik, yani izafiyet kavramının bir gerçekliği yoktur. Zaten Allah'a göre ne izafiyetin, ne de izafe edilen varlığın bir gerçeği yoktur. Bunun için Allah'a göre, ne dünya, ne ay ne güneş, ne de evrenin bir gerçeği vardır. O, varlık alemini, Hak adının bir tecellisi olarak relatif/göreceli varlıklar olarak yaratmıştır. Göreceli varlıklar demek, “hak olarak yaratıldılar, oyun ve eğlence için yaratılmadılar” demektir. “Hak olarak yaratılmak; Allah'ın Hak Adının bir eseri olarak yaratıldılar, sonra yok olacaklar.” Demektir.        

بِسْمِ اللَهِ الرَحْمَنِ الرَحِيم        

ءَأمِنْتُمْ مَنْ فِي السَمَاءِ أنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْأرْضَ فَإذَا هِيَ تَمُورُ    

“GÖKTE OLANIN, sizi yere batırıvermeyeceğinden güvende misiniz? İşte o zaman yer sarsılır da sarsılır. “ Mülk 67/16

بِسْمِ اللَهِ الرَحْمَنِ الرَحِيم

أمْ أَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَمَاءِ أَنْ يُرْسِلَ علَيْكُمْ حَاصِبًا فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِير

“Yoksa siz GÖKTE OLANIN sizin üzerinize taşlar yağdıran bir fırtına göndermeyeceğinden güvende misiniz? Benim tehdidimin nasıl bir tehdit olduğunu yakında bileceksiniz?” Mülk 67/17

               

“Buradaki SEMA, GÖK dediğimiz cismânî semadan ibaret değil, MUTLAK YÜKSEKLİK VE ÜSTÜNLÜK işaretidir. Maddî, manevî, cismânî ve ruhani bütün yaratıkların, mekanın ve zamanın üstü demek olan mutlak yükseklik anlamınadır. İşte bu anlama göre ancak Allah Teâlâ'dır. Zira her şeyin üzerinde, her şeyden üstün olan ancak O'dur. Ancak O, her şeyden üstündür. Bizim nazarımızda yüceliğin en yüksek örneği GÖK olduğu için Allah Teâlâ'nın mutlak yüceliği de onunla ifade edilmiştir. Yalnızca yaratıcı ve yaratıkların isimlerini mukayese etmekle bile bu anlam açıkça anlaşılmış olur. Allah göktedir. Göğün üzerindedir. Arş'ın üstündedir demekte ısrar edenlerin asıl maksatları da, Allah'ı cisimlendirmekten berî kılmakla bu mutlak yüceliği ispat etmektir. Fakat bunu takdir edemeyenler teşbihe sapmışlardır. Biz GÖK kelimesinden de yükseklik mânâsı anlarsak da, bu kelimenin kökü RENK anlamına olan "GÖK" le ilgilidir ve SEMA ise mutlak yükseklik mânâsını ifade eden "sümüv" den türemiştir. Bu yüzdendir ki GÖK tabirinde {cisimlendirme}, SEMA tabirinde de yükseklik mânâsı açıkça anlaşılmaktadır. GÖK demek her zaman SEMA demenin yerini tutmaz. Onun için "ALLAH SEMADADIR." demek, Allah şu cisimlendirilen göktedir anlamında değildir. “ Hak Dini Kur-an dili Elmalılı M. Hamdi Yazır. İnternet alıntı

SEMA sözü, sanıldığı gibi Arapça değildir. SEMA sözü köken olarak Sümer Türkçesidir. Samu sözü, Sümer Türk'lerince Gök anlamına gelir Türkçe bir sözdür. Araplar Uluslaştıktan ve Arap dili oluştuktan sonra samu sözü, Arapça'da kalmış Türkçe bir sözdür.

“Samu=gök yüzü “ {Sumer Dil'i ve Grameri Prof. Dr. Mebrure Tosun Prof. Dr. Kadriye Yalvaç TTK. yay. 1981 sh=69}

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır, GÖK sözünde yücelik anlamı olmakla birlikte, renk anlamı olduğu için, SEMA sözünün yerini tutamayacağını söylüyor. SEMA sözünde mutlak yücelik anlamı daha belirgin diyerek SEMA demeyi, GÖK demeye tercih ettiğini de söylüyor. Bu sebepten SEMA sözünde yücelik, yükseklik olduğu için bu ayetlerde anlamın buna yüklenmesi gerektiğini ekliyor. Gerçekte GÖK sözünde renk anlamı vardır. Bunu kimse görmezlikten gelemez. Bir sözde birden fazla anlamın olması, o sözün değerini azaltmaz, aksine az sözle çok anlam ifade etmenin dile zenginlik kattığı anlaşılır. O ayetlerdeki sözün kendisiyle kast edilen en uygun, en yakın anlam hangisi ise o anlam metne yüklenir. Bu bütün diller için geçerlidir. Önce SEMA sözünün farklı anlamlarını görelim:

“SEMA= Gök, bulut, ev örtüsü, -çatı, dam, vs. ve her nesne ki öbürünün üstünde ola ona gölge ede, buna da sema denür. Bütün gölgeliklere dahi sema denür” Ahteri Kebir Arapça Türkçe Lügat Kütahyalı Mustafa Bin Şemseddin. Yazım yılı: H. 950 İstanbul C. 1, S: 414 Arap harfli}

Merhum Elmalının SEMA sözüne saf bir anlam yüklemesi, GÖK sözüne ise renk anlamından dolayı eksik anlam yüklemesi uygun değildir. Gerçekte Divan-ü Lügat-it-Türk’te Kaşgarlı Mahmut, Türklerin gördükleri her yüce şeye yükündüklerini, “ULUĞ YIĞAÇKA” ulu ağaca, “uluğ taşka” ulu taşa yükündüklerini söylüyor. Türkler; GÖĞE de bu ululuktan, yücelikten dolayı yükünmüşlerdir. Yükünmek, namaz kılmak, secde etmek, tazim etmek, hürmetle eğilmek gibi anlamlara gelir bir sözdür. GÖK sözünde mavi, çivit rengi varsa, SEMA sözünde de bir çok anlamlar vardır.

 Biz Mülk Suresi 67/16.17. Ayetlerini bu anlamlara göre açıklamaya çalışmalıyız. Mülk Suresinin bu iki ayeti, “GÖKTEKİ” ifadesiyle dikkat çekiyor. Bu iki ayete anlam veren geçmiş bilginler, bela gökten gelir, afet gökten iner, yıldırım gökten düşer diyerek gerçek anlamı ıskalamışlardır. Ancak Merhum Hamdi Yazır, bu iki ayetteki: “GÖKTEKİ” ifadesinin ALLAH’I anlattığını, çekinmeden söylemiştir. İşte bu iki ayette GÖK sözü apaçık görülmektedir. Hz. Nuh {av} Efendimizden beri gelen bütün peygamberlerde bu ifade vardır. Bu ifade konunun çarpıtılmasına yol açmış, milletleri şirke götürmüştür. Hamdi Yazır’ın açıkladığı gibi bu ayetlerdeki: “GÖKTEKİ” ifadesine bazı kimseler haşa! Allah’ın GÖKTE olduğu anlamını yüklemişler ki bu, Allah Teâlaya karşı en büyük iftiradır. Bunu zaten M.S. 325 yılındaki İznik Konsilinde Hıristiyan rahipleri yapmışlar. Belgesi aşağıdadır:

“Rab İsa, onlara bu sözleri söyledikten sonra GÖĞE alındı ve TANRI’NIN SAĞINDA OTURDU.” İNCİL Zirve Yayıncılık ve dağıtım TİC. LTD.ŞTİ Yeni Yaşam yayınları Kadıköy İstanbul 5. Basım Ekim 2005 MARKOS  sh:106

İncil Yazarlarından Markos adlı yazar, Hz. İsa {av} Efendimizin ölümünden sonra dirildiğini, daha sonra da GÖĞE alındığını, Haşa! TANRININ SAĞ YANINDA OTURDUĞUNU yazmaktadır. Oysa Tanrı için ne sağ, ne sol, ne art, ne üst yoktur. Mekânları, zamanları, yönleri yaratan Tanrının bunların içine girmesi, kesinlikle iftiradır. Mekânların, yönlerin kuşattığı Tanrı, Tanrılık vasıflarını yitirir. İnsanlar SEMA sözünün de, GÖK sözünün de yüce, yüksek, ulvi, ulu gibi anlamlara geldiğini dikkate almadan, bu GÖKSEL ayetlere kendilerince anlamlar yüklemişler. Bu anlamlar da kutsal ayetlerdeki gerçek anlamları karşılamadığı gibi aksine şirke varan bir batıl inanışın doğmasına zemin hazırlamıştır. Bu anlam kaymalarını en iyi tespit edenlerden birisi Kaşgarlı Mahmut olmuştur. GÖK sözünde de SEMA sözünde de yükseklik, yücelik, ulvilik, güç ve kudret olduğunu daha sonraları Elmalılı Merhum Hamdi Yazır kabul etmiş ise de o da SEMA sözüne yücelik, yükseklik anlamlarını verirken, GÖK sözünden bu anlamları çıkarmıştır. Oysa bu bilginler Arapçada yaptıkları gibi kendi dillerinde de sağlam bir dil bilgisi, etimologi eğitimi alsalardı, anlam kaymaları en aza indirilebilirdi. Oysa SEMA sözünün, Sümer Türklerince

Bizdeki bazı kimseler yukarıda gördüğümüz gibi, Bilge Kagan’ın bir cümlesini alıyorlar, onu tepe tepe kullanıyorlar. Bunun dışında bir vesika var mı yokmu demiyorlar. SEMA sözünde de GÖK sözünde de YÜCELİK, YÜKSEKLİK, ULULUK, AZAMET anlamları vardır. O halde bu iki ayete verilecek anlam YÜCE, ULU, AZAMET SAHİBİ olan Allah anlamı verilmelidir. Yukarıda açıklamaya başladığımız Bilge Kagan belgesini, burada daha anlaşılır hale getirelim:

“I.c..{ı.ı} “Tenriteg tenri’de bolmuş Türük Bilge Kağan  bu ödke olırtım”

“Gök gibi, gökte yaratılmış Türk Bilge Kağan, bu zamanda iktidara oturdum.”

TENRİ TEG sözü, GÖK gibi YÜCE bir yaratılışla yaratıldı anlamınadır.

Türk Bilge Kagan, bu sözü söyledikten hemen sonra şöyle diyor:

“Tenri Yarlıkadukın üçün {ö} züm kut'ım bar üçün Kagan olırtım”

“Tanrı İrade ettiği ve kendi talihim de yaver gittiği için Kagan oldum” Eski Türk Yazıtları. Hseyin Namık Orkun.TDK. Yayınları Ankara 1986. S:22

Bu belgede, TANRI’NIN, Yüce YARATAN’IN mutlak iradesini apaçık olarak ortaya koyan, Yüce Tanrıya ve O’nun evreni kuşatmış olan Mutlak iradesine sarsılmaz bir iman ile bağlanan Türk Bilge Kagan’ı, TENRİ olmuş, Tenri gibi olmuş sanan mankurtlar, bu tarihi vesikaları eğip büğmeden okusunlar. Türk Bilge Kagan, Tanrının Mutlak iradesinin yenilmez bir savunucusudur. “Tanrı İrade ettiği” için demek Allah Azim-üşşan murad ettiği, dilediği, istediği, emri, buyruğu, yüce fermanı benim Kagan olmam yönünde olduğu için ben Türk Milletine Kagan oldum, demekteyken bile bu tarihi vesikaları çarpıtarak Milletimizin genç beyinlerini şirke, imansızlığa yöneltmek isteyenlerin bu aymazlıkları kesinlikle batıldır. Vesikalar orta yerde duruyorken bile bunları çarpıtmak ne İslâmiyete, ne Türklüğe, ne insanlığa bir hizmet deği,l aksine düşmanlıktır. Tanrının mutlak iradesine olan inancını haykıran Türk Bilge Kagan’a ve O’nun apaçık imanına karşı iftira yüklü saldırılarla saldıranlara hidayetler dileriz.

“ Tenri Yarlıkadukın üçün {ö} züm kut'ım bar üçün Kagan olırtım”

“Tanrı İrade ettiği ve kendi talihim de yaver gittiği için Kagan oldum” Eski Türk Yazıtları. Hseyin Namık Orkun.TDK. Yayınları Ankara 1986. S=22

İçerik güncelleniyor...

 
  2017 © Bilge Ata. Tüm Hakları Saklıdır.   Son Güncelleme Tarihi: 05.07.2017Tasarım & Kodlama: ER-AY Bilgisayar