Bilge Ata  
Site içi arama :
 
      Ana Sayfa   |   Din   |   Köken Bilimi   |   Güncel Makaleler   |   Araştırmalar   |   Belgeler   |   Hakkımızda   |   İletişim
 
 
 

 
Anket
Amerikalıların Kızılderililere yaptığı soykırım hakkında ne düşünüyorsunuz?
 Evet Soykırım yapmıştır
 Hayır Yapmamıştır
 Kısmi olarak soykırım yapmıştır

 
 
Ziyaretçi İstatistikleri
Aktif: 92
Bugün: 219
Toplam: 1.109.915
 

Tek Ana Tek Ata

TEK ATA, TEK ANA-GEN VE DNA. KAYMALARI

“O, öyle bir Allah’tır ki, sizleri Tek Nefisten/Tek Atadan/Tek Kişiden Yarattı. Tek Ata’dan da Eşini Yarattı.” ’raf 7/189.

Tek Ata, Tek Ana konusunda yapılmış olan itirazlar çoktur. Bu itirazların başında ulusların dillerinin, renklerinin, farklı olması, aykırı genlerle aykırı DNA’ lara sahip olmaları gibi hususlar gelmektedir. Konu ile ilgili olarak ortaya konulan çekinceler şöyledir; onlar diyorlar ki, "Aynı atadan-aynı anadan" türediği var sayılan bu insanların nasıl olmuş'ta renkleri, dilleri, genleri farklı-farklı olmuştur? " Bu itirazları yapanlardan birisi de R. Cooper’dır:

“ İlk insanın çamurdan meydana geldiğini ve hayat soluğu verilerek canlandığını düşünmek, kadın'ın erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmış olduğunu kabul etmek, ancak barbarların yaşadığı çağa ait olmalı. Bunlara inananlar, Ay'ın küflü peynirden yapıldığı din kitaplarında yazılsa ona da inanırlar. İnsanlar Âdem ile Havva'dan üremiş olsalar bu kadar farklı ırklar nasıl meydana gelir?” 1

Yaratılışla ilgili itirazların hepsinin içeriği hemen-hemen aynıdır. Burada yanıtlandırılması gereken konulardan birisi de şu “Kaburga kemiği” konusudur. Kur'an-ı Kerim'de “Kaburga kemiği” ile ilgili bir ayet yoktur. Bu konu, Tevrat'tan kaynaklanmıştır. {Tevrat'ın Yaratılış bölümüne bakınız-} Kızım Kalp Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Esra KOCADURMUŞOĞLU Ç.Ü. Tıp Fakültesinde okurken: “ Eğer kadın erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmış, bunun yeri de etle doldurulmuş ise, o halde neden erkeğin sağ ve sol kaburgalarının sayıları aynıdır? Diye sormuştu.

Kaburga kemiği konusu, Tevrat’ta geçiyor. Tevrat'ın zaman içinde bozulmalara uğradığına da iman ederiz. Tahrif edilmiş/bozulmuş Tevrat'ta, Havva Anamızın Âdem Atamızın sağ kaburga kemiğinden Yaratıldığı bildiriliyor. Bu görüş bütün İslâm Dünyasında böyle sanılıyor. Tevrat yazarı, bir erkeğin kaburgalarını saysaydı bu uyuşmazlık doğmayacaktı. Bu durum, Tevrat'ın tahrif edildiği bozulduğu hakkındaki görüşü güçlendirmektedir. Çamurdan Yaratılma hakkındaki Kur’an bildirisi ise İlâhî Yasadır. Bu konunun bir gün, iki deniz arasındaki perdenin Kaptan Gusto tarafından keşfi gibi sağlamasının yapılacağına inanmaktayım. ayrıca da, kök hücreden doğum olduğu gibi, kemikten de kopyalama olabilir.

Hz. Havva Anamızın Yaratılışı ile ilgili olarak, şu kısa notu düşebiliriz. Havva sözü Kur'an'da geçmiyor. Hadislerde geçiyor. Sunmaya başladığımız bilgilerin henüz sınanması yapılmış değildir. Bir gün bu konu sınanabilir. Havva Anamız, erkeğin bedeninden dişinin klonlanması/ kopyalanması şeklinde olmuştur. Gebelik, ceninlik, ana rahmi, bebeklik, dönemlerini görmeden, erişkin bir kadın olarak klonlandı./kopyalandı.

............................................................

1 - Muazzez İlmiye Çığ. Tevrat, İncil ve Kur' anın Sümer'deki kökenleri Kaynak yayınları. İstanbul 18. Baskı. S=40. R. Cooper'den alıntı.


Bu kopyalanma, insanlık tarihinde yapılmış ilk Kopyalanmadır. Henüz bilimsel olarak sınanmamış bir konu olmasından dolayı, sunmakta olduğumuz şu konu, birçok kişiye tersmiş gibi görünebilir. Gelecekte GEN teknolojilerinin ileri düzey'e ulaşması ile bu konu, bilimsel olarak sınanabilecektir. Henüz olmamış olayların olmadan önce olabilirliklerini görebilmek ise; ileri görüşlülük sayılmalıdır.


DENİZLERİ AYIRAN SU PERDESİ-BERZAH-ENGEL


“İki denizi biri birine salıp katan O' dur. Bu, tatlı, susuzluğu giderici, bu da acıdır. İkisinin arasında bir-birine karışmayı engelleyen bir berzah bir engel, bir perde koymuştur. “ { Furkan: 25/53 }

“Biri-birleriyle kavuşmak üzere iki denizi salıverdi.“{Rahman: 55/19}

Biz bu ayetleri her zaman okur, anlatırdık. Ne zaman ki, Fransız denizci bilimci Kaptan Gusto, Cebel-i Tarık Boğazı ile Atlantik arasında her iki denizin birleştiği noktada araştırmalar yapıp, bu iki denizi bir birine karıştırmayan su perdesini bulduğu zaman bu buluş, dünya çapında bir olay oldu. Böylece, Kur'an-ın bu ayetleri, bir gayr-ı Müslim'in eliyle sınanmış oldu. Biz de İlk Ata, ilk Ana kavramına böyle bir yaklaşım getirmek istiyoruz. Oysa dünya bilim çevreleri, Yaratılış Yasalarını hiçe sayarak kendilerince bir takım bilimselmiş gibi faraziyeler/varsayışlar üreterek, yaratıkların var olmalarını tesadüflerle açıklamaya çalışıyorlar. İnsan’ını var oluşunun başlangıcını bir takım tesadüflerle açılayan Ekrem Akurgal ile Celal Şengör aşağıdaki açıklamayı yapıyorlar:


“ DÜNYANIN YAŞI, BİTKİ, HAYVAN VE İNSANIN

ORGANİK GELİŞME İLE ORTAYA ÇIKIŞI ”


“ Bundan önceki üç baskıda bu başlık altındaki yazıyı birçok kaynağa başvurarak kendim kaleme almıştım. Ancak bu arada Paris'te ve Oxford'da Diogenes adlı bilimsel dergide aynı konunun {derginin 1991 tarihli 255. sayısı} İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Celal Şengör’le, daha 7 bilim adamından çeşitli yönlerden işlendiğini gördüm. Sözü uzmanına bırakmak düşüncesiyle dostum Celal Şengör'e başvurarak bu bahsi yazmasını rica ettim. Diogenes dergisinde iki yazısı olan değerli bilim adamımız aşağıdaki yazıyı vermek lûtfunda bulundu. Bu çok önemli katkısı için Jeolog Prof. Dr. Celal Şengör'e candan teşekkür ederim.

Dünyamız, Rubidyum ve Samaryum elemanlarının radyoaktif izotoplarının Stronsiyum ve Neodimiyum elemanlarına dönüşmesinin incelenmesinden çıkan sonuçlara göre 4. 5 milyar yıldan daha yaşlıdır. Bilinen en eski hayat izi, Grönland'ın güney'inde bulunmuş 3.8 milyar yıllık bakteri fosilleridir. İlk bitki izleri Güney Afrika'da bulunan 2,5 milyar yıllık liken benzeri canlılardır. İlk çok hücreli hayvanlar ise 600 milyon yıldan önce denizlerde ortaya çıktılar ve ilk omurgalılar yaklaşık 500 milyon yıldan önce gene denizlerde görüldüler.

Karaların fethi 400 milyon yıldan biraz daha önce bitkilerle başladı ve 50 milyon yıldan daha kısa bir süre sonra bu ilk çift yaşamlı hayvanlar {amfibiler} izledi. Hemen-hemen 320 milyon yıl kadar önce ilk sürüngenler oluştu. Sürüngenlerin bir kolu 200 milyon yıl önce insanın atalarını oluşturan memelileri oluştururken, diğer bir kolu da dinozorları, kuşları, kaplumbağaları ve timsahları oluşturdu.

İnsanın atası olan insanımsı yaratıklar {hominidler}, primatlar denilen ve bu günkü lemurlar, maymunlar ve insanları içeren, yaklaşık 50 milyon yıl önce ortaya çıkmış olan bir hayvan grubunun üyesidirler. Hominidlerin en yakın akrabaları olan büyük Afrika maymunlarından {goril, şempanze} ayrılmaları ise 7 milyon yıldan biraz daha önce, Doğu Afrika'da, Sudan ve Etiyopya'dan Zimbabwe'ye kadar Kıt'anın doğu sahiline yakın uzanan büyük Rift Vadisinin oluşması sonucu meydana gelmiş, bol yağış alan doğu Afrika'da kalanlar ise hominidleri oluşturmuştur.

Ormansız açık alanda kalan hominidler dik yürümeye başlayınca elleri serbest kalarak aletle iş yapma olanağı kazanmış, beyin hacmi de 3 milyon yıl gibi bir zamanda yaklaşık 500 cc. den bu günkü ortalama 1500 cc, ye ulaşmıştır. İlk “insanın” ortaya çıkışı ise Doğu Afrika'daki Omo Irmağı yatağından toplanan fosillerden anlaşıldığına göre, 3 milyon yıl önce meydana gelen bir iklim soğuması esnasında olmuştur. İlk kesilmiş taştan yapılmış âletlerin yaşı 2 milyon yıldan fazladır.

Dolaysıyla, insan yaşamını anlatan tarih hemen-hemen üç milyon yıl öncesine kadar uzanan bir devreyi kapsar.

Burada anlatılanlar için literatür:

Coppens, Y., {editör} 1991., Des Etoiles  La Pensée: Diogene, no. 155,150 pp. Aynı derginin İngilizce baskısı: 2

Coppens, Y., {editör}, 1991, From the Stars to Thought: Diogenes, no. 155, 147 pp. “ 2

Yukarıdaki yazı, yeni kavramlar ve bilgiler getirmiyor. Dünya'nın yaşıyla ilgili bölüm dışındaki konular genellikle 19. y.yılın materyalist görüşlerinin tekrarı imiş gibi görünüyor. Bu açıklamalar, bilimsel dayanaklardan yoksun bulunan ve fakat bilimselmiş gibi terimler kullanılarak, kendi-kendine oluşmayı öne çıkartıyor. Oysa ne evrende, ne de dünyada kendi-kendine veya tesadüfen oluşma yoktur. Tesadüf, adı üstünde karmaşıklık, başıbozukluk demektir. Evren ve dünya başıboşluktan uzak, sabit, kalıcı yasalarla yönetilmektedir. Bu itibar ile insan’ın yaratılışını, tesadüfler zincirine bağlayan, kendi-kendine olma, kendiliğinden olma gibi bilim dışı söylemlerle de insanlığın inanç Sistemlerini, dayanaksız, tutarsız bir varoluşçuluk çıkmazına sürüklemenin, bilimsel bir değer taşımadığı ise apaçık görünüp duruyor.

“Hemen-hemen 320 milyon yıl kadar önce ilk sürüngenler oluştu. Sürüngenlerin bir kolu 200 milyon yıl önce insanın atalarını oluşturan memelileri oluştururken, diğer bir kolu da dinozorları, kuşları, kaplumbağaları ve timsahları oluşturdu. Ormansız açık alanda kalan Hominidlerin elleri boş kalınca dik yürümeye başlamışlarEk.Akurgal Bu tür var sayımlarla Yaratılış Yasalarını yok saymak, şaşırtıcıdır. Dik yürümeyi ormansız alana bağlayarak bu işi çözdüklerini sanıyorlar. Oysa

..........................................................................

2- Anadolu Uygarlıkları Ord Prof. Dr. Ekrem Akurgal Net Turistik Yayınları A.Ş. 6. baskı 1998 İstanbul S=20


bir çocuk, yedi-sekiz aylığa geldiği zaman emeklemeye, ondan sonra da -TAY-TAY- durmaya başlar. Günü gelince de yürür. Bunu bir yere tutunarak yapabilir. Bu Varoluşçular ise İlk Ata-ilk Ana’yı çocuk sanmaktalar. Bunlar, ilk insan’ın erişkin olarak yaratıldığını baştan kabul etmiyorlar. Onlar, insanlığın bir tesadüfler sonucu hominidlerden oluştuğuna inanıyorlar. Bu görüşler, Varoluşçuluk denilen, yaratma ve yaratılma yasalarını kabul etmeyen ekiplerin görüşleridir. Maddenin canlıya dönüşmesi belli yasalarla olmuştur. Yeryüzünde ve bütün evrende milimetrik yasalar egemendir. Evren yasalarını evrenden ayıramazsınız. O zaman ne evren kalır, ne evrendekiler kalır. {Konu ile ilgili olarak ileriki zamanda geniş ayrıntı sunulacaktır.}

Konu ile ilgili olarak çevremizden bazı örnekler sunacağız: Ördek yavrusu neden suya koşar da, tavuk yavruları sudan kaçarlar? Somon balıkları, niçin analarının yumurtladığı yere gelirler? Bunları tesadüf ile açıklayabilir miyiz? Onlara böyle bir yükleme yapılmamış olsa idi, onlar bu işi yapabilirler mi’ydi? İnsan yavrusu, hiç kimse karışmasa dahi kendisi emekleyebilir; kendi çabasıyla yürür. Yukarıdaki alıntının bu yönü ile bilimsel bir yanının olduğunu söylemek için çok çaba sarf edilmiş olmalıdır.

“320 milyon yıl önceki sürüngenler, kendilerini yine kendileri oluşturmuşlar, 200 milyon yıl sonra da insanın atalarını oluşturmuşlar. Bunlar, memelileri oluştururken, dinozorları, kaplumbağaları, timsahları da oluşturmuşlar.” bk Ek. Akurgal.

Evrende kendi-kendine oluşma, kendiliğinden olma diye bir yasa yoktur. Böyle bir varsayış, kanunsuzluk ve düzensizlik demektir ki, buna kaos/kargaşa denir. Bu tür bilim dışı açıklamaların devri çoktan bitti. Şimdi insanlık: “LAW OF CREATİON” “Yaratılış Yasalarını” konuşmaya, başlamıştır. Yağmur, kar, tipi, fırtına, sıcak, soğuk, gibi olayların hiç birisi kendiliğinden oluşamaz. Bunların hepsi sabit, kalıcı yasalarla var edilirler. Eskiden yiyecekleri, derin su kuyularında veya sarnıçlarda tutarlardı. O zaman da soğutma yasası vardı, ama bunu insanlar henüz bilmiyorlardı. Sonunda flora, klora karbon gazı bulundu. Bu gaz, itici ve soğutucu bir gazdır. Çok büyük yararları olmasına rağmen dünyamızın zırhı olan ozon gazını parçaladığı için büyük zararlar yapacağı öğrenilmeye başlandı. Görülüyor ki nesneleri, evleri, arabaları, yiyecekleri soğutmada kullanılan gaz, bir yasa ile var edilmiştir. Bu yasayı bulan insanlık, şimdi onu bu yasa çerçevesinde kullanmaktadır.

Evren: 180.000 km/s lik bir hız ile büyümektedir. Buna Huble veya Kırmızıya Kayma Yasası denir. Edwin Huble tarafından 1931 yılında bulunduğu için onun adı ile anılır. Bu, bir Yasadır. Çocuğun ana ile babadan doğması bir yasadır. Şimdi 1996 yılından bu yana; yani Doly adlı Kuzunun kendi anasının kök hücresinin yine kendisine aşılanması ile doğmasından sonra dişilerin kendi kök hücreleri ile aşılanıp doğum yapmalarına ise: “Klonlama veya Kopyalama Yasası “ denilmektedir. Bu Yasa, Hz. Meryem Anamızın kendi kök hücresinin yine kendisine aşılanması ile Hz. Isa {sav} Efendimizin doğması Yasasıdır. Görüldüğü gibi, her bir kavram ve her bir eylem bir yasaya bağlı olarak ya var ediliyor ya yok ediliyor. Var edilme de bir Yasa iledir, yok edilme de bir yasa iledir. Zaman; bunun en anlaşılır bir örneği olabilir Zaman: Dünya’nın kendi ekseninde ve güneş çevresindeki her bir saniye, salise vs. de yaptığı salınım ve dolanımlardan oluşmaktadır. Dünya’nın arkada bıraktığı her bir zaman ölmekte, ilerlediği sırada aldığı yol ile zaman da yaratılmaktadır. Şu hale göre: Evrende her şey, her eylem, her hareket sabit, kalıcı yasalara bağlı olarak var ve yok ediliyor.

Madde: Mekânda yer tutan demektir. Bizler maddeyi/nesneyi üç boyutlu en, boy, derinlik olarak algılarız. Bu algılama, nesneleri tanımamızı sağlar. 1905 yılında Aynştayn tarafından kurulan özel izafiyet/özel bağıllık kuramı, evreni dört boyutlu olarak algılamamızı sağladı. Bir yarışçının yarışa başladığı zaman biz, mekânı koştuğunu düşünürüz. Oysa aynı koşucu, koşmaya başladığında hem zamanı, hem de mekânı yarmak için koşmuş olur. Bu ayrıntıya dikkat edersek, yaşantımızda arkamızda bıraktığımız her bir saniye, her bir salise ve her bir mm, cm, m, km ölmekte, o andan sonra yaşayacağımız her bir saniye, salise ile her bir mm. cm. m. km yaratılmaktadır. Şu hale göre bizi kuşatmış olan zaman ve mekânlar, bir yasa ile yaratılıp yok edilmektedirler.

Hz. Meryem Anamıza melekler geldiğinde:

“Kitap'ta Meryem'i de an. Hani o, ailesinden ayrılıp doğu yönünde bir yere çekilmişti.” { Meryem:19/16 }

“Sonra onlardan yana bir perde çekmişti. Böylece ona Ruhumuz {Cebrail}'u yollamıştık. O da, düzgün bir insan kılığında görünmüştü.” { Meryem: 19/17 }

“ {Meryem}: Demişti ki: {Gerçekten ben, senden Rahman'a sığınırım. Eğer takva sahibi isen {bana yaklaşma}” {Meryem 19/18

“ {Cebrail} Demişti ki: Ben sadece Rabbin' den bir Elçiyim. Sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamak için geldim.” { Meryem: 19/19 }

“Meryem: Bana bir erkek dokunmamışken {evlenmemişken} benim nasıl bir erkek çocuğum olabilir? Ben zina yapan bir kadın değilim.” Dedi.” {Meryem: 19/20}

“Melek: “İşte bu böyledir” dedi. “Senin Rabbin, dedi ki: “Bu Benim için Kolaydır. Onu, {çocuğu} insanlara bir ayet, bir belge ve Katımızdan bir Rahmet Kılacağız. Zaten iş' te olup bitmiştir.” { Meryem:19/21 }

“Böylece Meryem ona gebe kaldı. Sonra onunla ıssız bir yere çekildi” { Meryem:19/22 }

“Derken doğum sancıları Meryem'i bir hurma dalına sürükledi. Meryem: “Keşke bundan önce ölseydim de, hafızalardan/belleklerden silinip unutuluverseydim.” { Meryem: 19/23 }

Hz. İsa {sa} Efendimizi doğurduğunda ona kimisi piç, kimisi de gösterdiği olağanüstü mucizelerden ötürü haşa: Allah'ın oğlu dediler. Çünkü o, babasız doğmuştu. Bütün Hıristiyan dünyası, bunu böyle kabullendiler. Uzun yüz yıllar geçti. Onların bu inançları sürdü gitti. Öyle ki M.S: 1996–1997 yıllarına gelinceye dek, tamı-tamına 20 yüz yıl, yani iki bin yıl geçti. Bütün Hıristiyan’lar, Hz. İsa {sa} Efendimize haşa: Allah'ın oğlu olarak, inanmaya devam ettiler. Bunu da babasız doğma olayına bağlamaya çalıştılar. Gerçekte o, “babasız doğmuştu. O halde onun babası olsa-olsa, Allah olabilirdi. “ diyerek hâşâ... Bunu böyle kabullendiler.

Devirler değişti. Hıristiyan uluslar, geçen yüz yıllar boyunca, özellikle Müslüman Türk'lerden bilimleri öğrendiler. Farabi, İbn-i Sina, Harezmi gibi büyük Türk Bilginlerinin eserlerini Avrupa dillerine çevirerek bu bilginlerden yararlanarak büyük atılımlar yaptılar. Gün geldi Avrupalılar, GEN transferi teknolojilerinin yasalarını buldular. İki bin yıldan beri Hz. İsa {sav} Efendimizin babasız doğmuş olmasından ötürü, hâşâ: Allah'ın oğlu olarak inanmaktaydılar. Bu inancın, bir GEN teknolojisi, bir KÖK hücre işlemi sonucu olduğunu, 1997 yılında İskoçya'da Doly adındaki kuzunun KÖK hücre yöntemi ile hiç bir koç'un katkısı olmadan sadece dişi koyunun kendi bedeninden alınarak kendi rahmine aşılama yöntemi ile Doly'i doğurttular. İki bin yıldan beri yapa geldikleri bir yanlışı düzeltme imkânını, avuçlarının içinde çar-çur ettiler. Buna rağmen bu bilimsel çalışmaları bizzat yapan Avrupalı Hıristiyan bilginler ve onların bağlı bulundukları halklar, buldukları, icat ettikleri bu bilimsel yasaya rağmen nedense Hz. İsa {sa} Efendimizin kopyalanmış bir kul olduğu gerçeğini kabullenemediler. Onlara verilen bu bilimsel fırsatı heba ettiler. Oysa Doly'nin kopyalanmasını Ulu Tanrı, başka uluslara da buldurtabilirdi, gen teknolojisi ve gen transfer,/aktarımı yasasını Hıristiyanlara buldurtarak, iki bin yıldan beri yapa geldikleri yanlışın kendi elleriyle, kendi bilgileriyle, sona ermesini, Murad Etmiş olmalıydı. Oysa Hıristiyan Uluslar hâlâ: “Allah, üçün üçüncüsüdür” {Maide 5/73} demeyi sürdürüyorlar.

DOLY' nin klonlanması/kopyalanması ile Babasız Doğma Yasası teknolojik olarak bulunmuş ve uygulanmıştır. Hz. İsa {sav} Efendimiz'in Hz. Meryem Anamız'ın KÖK HÜCRESİNDEN kendi rahmine aşılanması, Hz. İsa {sav} Efendimiz'in bu Yaratılışı hakkında, DİŞİNİN KENDİ KÖK HÜCRESİ ile KENDİSİNİN AŞILANMASI YASASI insanlar tarafından genel kabul haline gelmiş, bilim çevrelerince varlığı kabul edilmiştir.. Önemli olan bu YASA' yı doğru okumaktır. Hz. İsa {sav} Efendimizin kopyalandığı gibi, Hz. Havva {ra} anamız da kopyalanmıştır. klonlama/kopyalama teknikleri farklı ise de kopyalama olarak benzer durumdalar. Henüz bunun YASASI bulunmuş değildir. Kur'an-ı Kerim’de bir konu, bir iş hakkında; bu iş şöyle olmuştur denilmiş ise o şey bir YASA' ya bağlı olarak olmuştur. Bu İlâhi ortamdaki oluşlar, bizim için teknolojik ve bilimsel temellere oturmuş demektir. Günü gelince ruhsat verilince bunlar, bilimsel ve teknolojik olarak ortaya çıkar. {Fazla bilgi için Yüzleşme Doktrinine bakınız.}


GEN VE DNA SAPMALARI DEVRİ


Zaman içinde Hz. Âdem {sav} ile Hz. Havva {ra} Anamızın GEN' lerine yükletilen program gereğince, GEN Transferi/aktarımı devri başladığında, AS SOY/KÖK SOY' dan bölünmeler devri başladı. Böylece yeni Uluslar, yeni diller ve farklı GEN ve DNA’lar devri başlamış oldu. Bölünmeler devrinin başlangıcını Hz. Nuh {sav} Atamızın üç oğluna bağlayan Tevrat tasnifi ortaya çıkınca, Hz. Nuh ile birlikte bu üç oğlunun, aynı anda kendilerinden sonra gelen ulusları, dilleri, soy ve boyları hemen oluşturdukları kabul edilmeye başlandı. Oysa yine aynı Tevrat’ın açıklamalarına göre, BÖLÜNME PELEK ile başladı. Pelek {ra} Sam {ra} ’ın 12. göbekten torununun torunu olduğunu aynı Tevrat kaydetmektedir. Bu çocuk ve torunların adları ve anlamları aşağıda görülecektir. Bu adların pek çoğunun anlamı ise Türkçedir. Aşağıda çok ilginç belgeler ve çözümleriyle karşılaşacaksınız. Konu ile ilgili ayrıntı aşağıdadır. Şu kadarını söylemelim ki, Tek Ata ve Tek Ana’dan üreme Yasası gereğince, üreme aynı yasalarla halen yürürlükte kalmayı sürdürmektedir. Kıyamete kadar da bu üreme yasası yürürlükte kalacaktır.

ANİMAL FAMİLY NEYİ GÖSTERİYOR?


Bilginlerin üzerinde anlaşma sağladıkları konulardan birisi de animal family yani hayvan ailesi konusudur. Dünya’nın bütün bilginleri hayvan ailesi hakkında hiçbir aykırı görüş bildirmeden bu görüşü kabul ederler. Aynı bilginler insan ailelerini de kabul ederler. Mademki bilginler hem animal family’ yi, hayvanlar ailesini kabul ediyorlar, hem de insan ailesini kabul ediyorlar, o halde anlaşmazlık nerededen kaynaklanıyor denilirse, biz de deriz ki onlar, insanların küçük aile şeklindeki toplumsal konumlarını kabul ediyorlar. Fakat insanların kökenine doğru gidildikçe farklı canlılardan tesadüfen dönüştüğüne inanıyorlar. Buna rağmen hayvanların animal family, hayvanlar ailesi halinde tek ata’ya, tek ana’ya doğru yükselişine bir şey demiyorlar. Anlaşmazlık sorunu da buradan çıkıyor.

Hayvanlarla bitkilerde konumuzla ilgili örnekler çoktur. Köpeklerle kurt'ların aynı kökenden geldikleri kabul ediliyor. Kurt'lar kendi aralarında pek çok bölüme bölündükleri gibi, köpekler dahi pek çok bölüme ayrılırlar. Bir kurt'un uluması ile bir köpeğin uluması hemen-hemen aynı gibi ise de kurt uluması köpek ulumasından farklıdır. Kurtlar uluduklarında köpeklerde bir telaş, bir heyecan, bir korku ve dehşet havaları görülür. Bu ses ile onların sesleri aynı olsa idi, o takdirde bu heyecan nereden kaynaklanıyordu? Kurt'larda kara kurt, bozkurt, ak kurt olabildiği gibi, köpeklerde de ak köpek, kara köpek, sarı köpek, zağar, tazı, barak, kangal ve daha niceleri vardır. Birinin koku alma duyusu çok gelişmiş, birisi çok yırtıcıdır. Kediler de böyledir. Bilginler, bunları tek ana ve tek ataya kadar götürürler. Kedilerden söz ederken çita, kaplan, panter, pars, jaguar, Van kedisi, Ankara kedisi, Siyam kedisi, ev kedileri olmak üzere sınıflanırlar. Bir çita'nın çıkardığı ses, bir sokak kedisinin sesine benzemez. Bir Pars'ın sesi de Van kedisinin sesine benzemez. Şu halde, kediler ve öteki hayvanlar hep aile olarak kökene doğru yükselir ve bir noktada tek ata, tek ana’ya ulaşırlar. Bu konuda bilginler oldukça esnek ve anlayış gösterdikleri halde, nedense insanları TEK ATA-TEK ANA kökenine ulaştırmamak için bin dereden su getiririler.

Bazı ulusların kökenine doğru yükseldikçe, onların çok değil üç-beş bin yıldan önce henüz şimdiki gibi bir ulus halinde olmadıkları, bilginlerce kabul edilmektedir. Hatta Angleşlerin M.S: 5. yüz yılda Germen boyları ile karışarak bu günkü Angleşleri oluşturdukları, English-İngiliz terimi de bundan sonra oluştuğu artık belgelenmiştir.

“An.gles {âng’gılz} i., çoğ. Beşinci yüzyılda İngiltere’yi istila eden bir Cermen kabilesi. Anglo’lar {İngiliz ve İngiltere kelimeleri bu kelimeden türemiştir.} 3

………………………………………………………….

3- İngilizce-Türkçe Redhouse Sözlüğü Sev Matbaacılık ve Yay. AŞ. İstanbul Türkiye 2003 İstanbul S=29

Görüldüğü üzere bu gün dünya’nın en eski, en kadim, en köklü ulusu imiş gibi dünya’yı yönetme iddiasında bulunan Angleş-English-İngiliz Ulus’u, günümüzden sadece 1500 yıl önce karışıp-kaynaşarak İngiliz adı verilen bu Ulus’u oluşturmuştur.

Demek ki şimdi dünya üzerinde yaşamakta olan en köklü, en eski ulus olarak tanınan nice ulusların geçmişleri öyle sanıldığı gibi çok ta eski olmadığı şu İngiliz örneği ile ortaya çıkmış bulunuyor. {Oysa Britan, sözü de, Britanya sözü de, Ir-Land sözü de, Galler sözü de Türkçedir. Yakında… tıklayınız.}


TEVRAT’TA PELEK DEVRİ


Uluslaşma devrinin başlangıcı Tevrat’ta şu şekilde bildiriliyor:

“ 22 Sam’ın oğulları:

1}Elam,

2}Asur,

3}Arpakşat,

4}Lud,

5}Aram. 23Aram’ın oğulları:

6}Ûs,

7}Hul,

8}Maş.

9}24 Arpakşat Şelah’ın babası’ydı.

10}Şelah’tan

11}Ever oldu. 25 Ever’in iki oğlu oldu. Birinin adı

12}PELEK’ idi. Çünkü yeryüzündeki insanlar onun yaşadığı dönemde PÖLÜNDÜ/BÖLÜNDÜ4

Tevrat’ın Notu: “ PELEK: Bölünme anlamına gelirS=11

Tevrat yazarlarının ortaya koymak istedikleri Ham, Sam, Yafes taksimi ile insanlığın bu üç atadan itibaren ayrıldıkları ileri sürülüyordu. Buna dayalı olarak dillerin de Hindu-Avrupa, Sami/Semitik ve Ural-Altay dil grubu halinde üç grup olarak ayrıştıkları ileri sürülüyordu. Oysa Tevrat’ın yukarıdaki ifadesi bu üçlü uluslaşma taksiminin bizzat Tevrat yazarlarının kendi ifadesiyle bozulmuş olduğu görünüyor. Tevrat’ın bu üçlü uluslaşma taksimlerine katılmak artık epeyce zor görünüyor.

Birincisi: Ham, Sam Yafet/Yafes {ra} ten her üçü de, Hz. Nuh {sav}’un oğullarıdır. Bunların üçü de kardeştirler. Daha Tufan’dan yeni kurtulmuş, henüz çoluk çocuğa bile karışamadan bu üç kardeşi üç bölüğe ayırarak, bunlardan uluslar çıkarmak olur şey değildir. Bu üç kardeşin aynı dil’i konuştukları hakkında en ufak bir tereddüdümüz kalmadı.

İkincisi: Tevrat yazarlarının Pelek hakkındaki açıklamaları ise Uluslaşmaların Ham, Sam ve Yafet’ ten/Yafes’ ten nice yıllar sonra başladığı yönündedir. Tevrat’a göre uluslaşmalar Sam’dan 12 kuşak sonra başlamış olduğu sanılıyor.


“TEK DİL VE BABİL KULESİ”


“Çok eski günlerde gerek Sümer Ülkesi, gerek komşuları bolluk ve huzur içinde yaşıyorlarmış. Hepsi de Hava tanrısı {ilahı} Enlil’e TEK DİLDE dua ediyorlarmış. Bilgelik tanrısı {ilahı} Enki, Enlil’in üstünlüğünü kıskanarak insanlar arasında bozuşmayı, savaşı çıkararak bu güzel çağa son veriyor ve çeşitli DİLLER koyarak birleriyle anlaşmalarını önlüyor.” 4

“Aynı konu Tevrat’ta {Tekvin 11:1-9} şöyle geçiyor:”

“Ve bütün dünyanın sözü bir, dili birdi. Şarktan {doğudan} göçtükleri zaman SİNEAR diyarında bir ova buldular, orada oturdular. Birbirlerine ‘gelin kerpiç yapalım, onları iyice pişirelim. Onların taş yerine kerpiçleri, harç yerine ziftleri vardı. Yeryüzünde dağılmayalım diye kendimize bir şehir, başı göklere erişecek bir kule yapalım’ dediler. Ve Ademoğullarının yapmakta oldukları şehri ve kuleyi görmek için RAB İNDİ. Onlar bir kavım, hepsinin TEK DİLİ VAR. Gelin inelim birbirlerinin DİLİNİ ANLAMASINLAR diye onların DİLİNİ karıştıralım. Rab onları oradan dağıttı ve şehri bina etmeyi bıraktılar. Bundan dolayı onun adına Babil dendi.”

{Tevrat’ın Notu:“Babil: İbranince “kargaşa” sözcüğünü çağrıştırır.”age: S=12.}

Buradaki Babil Kulesinin, Mezopotamya’nın Ziguratları olduğuna şüphe yok. İbraniler onları yıkılmış halde gördüler. Bu yıkılmış ve harap olmuş Kule kalıntılarının, insanların korumasızlığını, güce karşı duyulan isteğin insanlara verdiği üzüntüleri sembolize ettiğini söylüyor. S.N. Kramer. {Sumerians, S=293} ” 5

S.N. Kramer’in İbranilerin Babil’i görmeleri hakkındaki tespiti uygun görünüyor. O, “İbranilerin Babil’e vardıklarında bu Kulenin yıkılmış olduğunu gördüler” demektedir “ {Muazzez . İlmiye. Çığ. S.N. kramerden alıntı}“5

Önemlidir: Tevrat’ın Not bölümünde görülen Babil sözünün, İbranice “kargaşa” sözünü çağrıştırdığı görüşü, kesinlikle bilim dışıdır. Bab sözü, Kapı demektir. Bu söz, Baba sözünden türemiş görünüyor. Baba da insanlığın kapısıdır. İnsanlık baba’nın yani Hz. Âdem’in kapısından türedi. Havva Anamız Âdem Atamızdan kopyalandı. İl sözü Türkçe Allah demektir. Buna göre: Bab; kapı, İl; Allah; Bab-il: Allah’ın Kapısı anlamına Türkçedir.


Hz. NUH’UN OĞLU SAM ve ÇOCUKLARININ ADLARI


Hz. Nuh {sav} Atamızın oğullarından birisinin adı SAM idi. Sam sözündeki, -M- harfi, dudak harflerindendir. Buna göre dudak harfleri birbirine dönüşürler. Bu harfler B, F, M, P, V harfleridir. –M- harfi -V- harfine dönüştüğü zaman SAM sözü SAV olur.

“SAV: İddia, haber, söz, haberci, SAVCI: ELÇİ, peygamber.” 6

Göründüğü üzere, Savcı, haberci, peygamber anlamınadır. Savcı şeklinde yazılıp-söylenen bu söz, M>B dönüşümü ile SABÇİ şeklinde dahi yazılıp-söylenmektedir.

……………………………………………………….

4-Tevrat. Eski Ahit. Kitab-ı Mukaddes Şirketi. İstanbul 2001 S=11}

5- Muazzez İlmiye Çığ age: S= 34

6. Köken Bilgisi Sözlüğü Prof. Dr. Tuncer Gülensoy Tdk. Yay. Ankara 2007. C=2. S=741.

“Ir..16 (II,75); Ir. 85 (LL, 87)" SABÇİ: Haberci, söz getiren. { Rasül, Peygamber.}16. II. XI. Sarığ atlığ: I : sabçı: yazıg :I : lıg: sarı atlı haberci serbest gelir. Yalabaç: edgüIü: söz: sab: el I ti: kelir: sefir iyi söz haber getirerek gelir. “ 7

SABÇİ, B>V dönüşümüyle SAVCI olur. Savcı Yazıtlarda görüldüğü gibi haberci demektir. SABCİ; SAVCI; SAVAZİYOS Peygambere denir.


PEYGAMBER SÖZÜ, FARSÇA HABERCİ ANLAMINADIR:


" El-Risâletü: Haber göndermek." 8

Yalabaç/yalvac sözü de haberci, yani Resul demektir. Bu metinde sefir denilmiştir ki, sefirler bir ülkenin başka bir ülkedeki elçileri demektir. Sabçi, B>V dönüşümüyle savcı olur. Savcı Yazıtlarda görüldüğü gibi haberci demektir. NEBİ sözü bu güne kadar Arapça olarak kabul edilmiş ise de ileride NUH {av} ile ilgili bölümleri açıklarken bu sözün Türkçe olduğunu belgeleriyle sunarız. Peygamber ise Farsça haberci anlamınadır. Yalabaç/yalvac sözü de haberci, yani Resul demektir. Bu metinde sefir denilmiştir ki, sefirler bir ülkenin başka ülkelerdeki elçileri demektir.

{ peyem=Haber. Peyam'dan hafifletilmiştir. Peyember=Peygamber.} demektir." 9

“Savaziyos sözü Türkçe SAVCI sözüdür. SAVCI Türkçede RESUL, NEBİ anlamınadır. Savcılar, gaipten haber verir. Evren'in büyük ilâh'ı ile bağlantısı vardır. Onun emirlerini ve uyarılarını alarak insan cinsine tebliğ eyler. Evren'in Hâkiminin Yeryüzünde telkin ve tebliğ aracıdır. Evreni Yaratan ile aralıksız ilişkisinden dolayı harika mucize kudretini ve bütün yaratıklara hükmedebilmek, vahşilere meramını anlatabilmek gücüne sahip olarak bilinir. İnsan cinsi ve onu temsil eden Er ve Uragut'u doğurganlık bereketinin kudretinden dolayı bir ilâh sayacak derecede saygın olarak tutan bir Mezhep gözünde, insan cinsinin en yükseği olan ve Evrenin ilah'ı ile doğrudan bağlantısı olduğu kabul edilen Savcıyı, büyük bir ilâh saymak mümkün değildir. Sihir ve efsun ile dolu gizem ve tasavvuf kaynağı olan Kam Mezhebinin mensupları yanında bu Mezhebin en büyüğü ve en yüksek derecesine sahip olan SAVCIYA hürmet etmek ve tapınmak mümkün olamazdı. Zaten herhangi bir dinin mensupları da peygamberlerine bir Tanrı derecesinde hürmet ve tapınma gösterisinde bulunmaktan bu gün bile uzak mıdırlar? Hz. İsa{sa}'yı insanlıktan İlâhlığa kadar yükselten bir inanç Sistemi, Kaman Mezhebinin savcıya yönelttiği niteliklerden başka bir şey midir? İşte Savaziyos adıyla tapınılan Türk’lerin Kaman Mezhebinin savcılarıdır ki, bu Mezhebin en yüksek derecede büyüğü haber veren Evrenin İlâh'ının emirlerini tebliğ eden zat idi. Buna hürmet etmek ve tapınmak Anadolu’da, Tırakya'da yaşayan bu Ulus, yani {Türk Ulus’u}Yunan, İtalya, öbür sahalara yayılmıştır.


............................................

7-Eski Türk Yazıtları. Hüseyin Namık Orkun. Tdk. Yay. Ankara 1986 S=22

8-Ahteri Kebir Ar-Tür. Söz. Kütahyalı Mustafa Bin Şemseddin H: 953. İstanbul C=1. S=346:

9-"Ziya Şükûn Farsça-Türkçe -Sözlük. MEB. Yay İstanbul 1984. C=1. S=535


Hatırlattığımız plakada Savaziyos'un hayvanlarla çevrilmiş olarak resmedilmiş olması; Evrenin İlâh'ı ile rabıtasına göre hayvan sınıfının üzerinde de hükmünün olduğuna ima’dır. Başının bir hâle, nûr ile taçlanmış olması, ruhen ve aklen nurun Yaratıcısına yakınlıktan kinayedir. Hıristiyanlığın Hz. İsa ve Hz. Meryem tasvirlerindeki nur hâlesi de, bundan başka bir şey değildir. Yedullah'ı,/Allah'ın elini, temsil eder görünmesi de Evrenin İlâh'ıyla birliğinden, Yeryüzünde İlâh'ın emir ve yasağını tebliğ eder olmasından dolayıdır.

Yunan'lıların, Savaziyos'u, Zeus ile ilgili saymalarında söz benzerliğinin tesiri olmakla birlikte Savaziyos'un Yeryüzünde insan cinsi arasında Zeus'u temsil etmesinden ve Zeus'un peygamberi, tebliği haber veren aracı olmasından dolayıdır. Bu inanış gösteriyor ki Yunanlılar, Savaziyos'un bazı niteliklerinin hakikatine ulaşmışlardı. Büyük ilâh'ın temsilcisi ve Resulü olan zatı bizzat büyük ilâh ile ilgili buluyorlardı.”

Tırakya'da savcı, bir güneş ilâhı gibi görünür. Gerçekte rûhânî ışık düşüncesinin ilâhî olmasından kinâyedir. Ulu Tanrı'dan bereketli vahiy'ler alarak, düşünceleri ve vicdanları üzerinde yaydığı gaybın gerçek nûrları ile insanları aydınlattığı için böyle inanılmıştır.

Burada Savcı'ya yapılan gerçek tören gizem ve tasavvufla kuşatılmış idi. Bu törende Savcı, ölüm ve dirim'in veya hayâtın yenilenmesinin ilâh'ı gibi gösterilirdi.

{a} Cümbüş bayramlarında Diyonisos gibi teşhir olunurdu. Savcı’nın peygamberlik ilhâmı, İlâhî olduğu için

{b} Cezbe ve istiğrakı mest olmaya pek çok benzediğinden bu îtibar ile gaybın haberlerine ve kehânetlere hükmettiğinden

{c} Tırakya Savcısı içki ile irtibatlı cezbe ve ilâhî istiğrak'a sahipti.

{d} İşte Savcının niteliklerini en açık şekilde gösteren bu tarihî ve bilimsel tanıklık Savaziyos'un Türkçe peygamber demek olan savcı'dan başka bir şey demek olmadığını en ikna edici bir şekilde ispat eder.” 10

Kaman Mezhebi denilen inanç Sisteminin çıkış noktasında İlâhî bir Din olduğu açıkça görülüyor. Bu Din'in temelinde sarhoşluk veren nesnelerle ilgisinin olduğunu düşünmek abes olur. İçki ile Kam'lık/Kâhinlik yapma davranışları gerçek Savcı'nın / Peygamberin Tebliğ ettiği İnanç Esaslarından uzaklaşıldıktan sonra başlamıştır. Sonraları bir takım sarhoş Kam'lar/Kâhinler bu Hak Din'in Esaslarını bozarak işi bu yola sokmuş ve bu Kutsal inançları yozlaştırmış oldukları anlaşılıyor.

Bu inanış şekli neredeyse İslâm Dininin Tebliğ ettiği İnanç Esaslarıyla örtüşür gibidir. Demek oluyor ki, Kur'andan binlerce yıl önce de aynı inanç esasları, Tek Bir Merkezden, Tek Bir Kaynaktan insanlığa gönderilmiş, fakat insanlar bu inanç esaslarını ya terk ederek veya bozarak bir takım hurâfelere yönelmişlerdir.

..............................................

10-Yunandan Evvelki Türk Medeniyeti İstanbul Hukuk Fakültesi Hukuk tarihi Müderrisi Yusuf Ziya Cihan Kitaphanesi İstanbul 1928 Arap harfleriyle.

Yusuf Ziyanın alıntıları aşağıdadır.

a} Orobid, Hezoy Mission de Macedoine.;

b} Makrop 1, 18.;

c} Heredot 7. 111 Pozanyas 9, 30.5.;

d} Le Norman, Yunan ve Roma Atikiyat Kamusu




Yukarıdaki belgelerde açıkça görüleceği gibi, SAM sözü, SAB ve SAV şekillerinde dahi kullanılmaktadır. Sabcı ile Savcı sözleri doğrudan doğruya nebi ve resul anlamınadır. Bu hususun çok daha çarpıcı bir açılımını, Yusuf Ziya merhum Yunan sahasında tespit etmiştir.

Hz. Nuh {sav} Atamızın oğlu Sam’ın adı şu belgelere göre Türkçedir. Sam adı hem Sam, hem Sab, hem de Sav ve Savcı şekillerinde kullanılır.

PELEK>PÖLEK: BÖLEK


“25 Ever’in iki oğlu oldu. Birinin adı PELEK’ti. Çünkü yeryüzündeki insanlar onun yaşadığı dönemde pölündü / bölündü.” Tevrat: S=11.

Tevrat’ın yaptığı ayrışma modeline göre Pelek’e gelinciye dek 12 kuşak geçmiş görünüyor. Bu da ortalama 50 yıldan 600, yetmiş yıldan 850 ila bin yıllık bir zaman aralığı demek olur.

PELEK sözü Türkçenin P diyeleği ile ilgilidir. Belek, bölek sözleri bazı ağızlarda Pelek ve pölek şekillerinde dahi söylenir. İskenderun ile Hatay İl’imizin arasındaki dağ geçidine Belen denir. İnsanların ve her nesnenin orta yerine bel denir. Binek hayvanlarının bellerine örtülen örtülerden birisine belleme denir. Mersin İl’imize bağlı bir dağ geçidinin adı Gök belen’dir. Bunlar sayılamayacak kadar çoktur. Karadeniz Türkleri P diyaleğini kullanırlar. Onlar, Belek yerine PELEK, bölek yerine PÖLEK, biliyorum yerine Pileyrum derler. Buna göre Tevratta adı geçen PELEK sözünün bölmek anlamına olduğunu Tevrat’ın bizzat kendi açıklamasında dahi görüyoruz. Artık şu gerçek apaçık ortaya çıkmış görünüyor ki, Hz. Nuh {sav} Atamızın çocuklarının adları Türkçe olduğu gibi bir-kaç göbek sonraki torunlarının adları dahi Türkçedir. Altay Türkçesinde “el pörü-vahşi kurt” şeklindeki belgede –börü- sözünün –pörü- şeklinde söyleniyor.


HAM>KAM>KAMAN>KÂHİN


Hz. Nuh {sav} Büyük oğlu HAM {ra}’ın adı’nın K>H dönüşümü ile KAM olması çok güçlü bir sav’ımızdır. Kam ise Türkçe din işleri ile ilgilenen kişilere verilen Türkçe bir ungun {unvan} dır. Kam ve Kaman sözleri, her ne kadar Şaman şeklinde yorumlanmışsa da, Kam ve Kaman Şamandan farklı bir kavramdır. Kam ile Kaman Yalavaç>Resul>Nebi kavramı ile yakından ilgili olsa gerektir. Çünkü Hz. Nuh {sav} gibi bir Peygamberin ilk çocuklarını şamanlık gibi batıl bir inanç sisteminin uygulayıcısı konumunda düşünmek abes olur. Bu itibar ile Kam, Kaman sözleri Nebi anlamına daha yakındır. Buna göre HAM sözü, H>K dönüşümü ile Kam ve Kaman şeklinde söylenen Türkçe bir sözdür.

{Kâhin sözü ile ilgili açıklamalarımız ileride sunulacaktır.}






ELAM:


Hz. Nuh {sav} den sonra gelen Boy ve Oymakların en çok tanınanlarından birinin Atasıdır. Elam sözü, bu haliyle sonundaki–M- harfinden dolayı Semitik bir söz sanılabilir.{–M-harfi semitik dillerde çoğul eki olarak biliniyor. Bu –M- Sami çoğul eki ile igili olarak yapmakta olduğum araştırmalar olumlu sonuçlar verirse o zaman yayınlarım.} Elam sözündeki bu–M-harfi, bilginlerimizi bu Boy’un adının El-ler, İl-ler şeklinde olması gerekir diye düşünmelerine yol açmış olabilir. Oysa Elam’daki–M-harfi, birinci tekil şahıs eki ve dolayısı ile de ELAM’ım şeklinde olsa gerek. Elam sözü, Sam {ra}’ın oğlu olduğuna göre ona verilen bu adın çoğul eki ile ilişkisini düşündürecek bir anlam yüklemek yakışık olmayan bir zorlama olabilir. Bir baba çocuğuna bir ad koyarken ona niçin çoğul eki getirerek böyle bir ad vermiş olsun? Hasan’lar, Ali’ler, Ayşe’ler, Taner’ler, Tursun’lar, Hatice’ler gibi çoğul ekleri ile adlar, o gün de bu gün de kolay-kolay verilmemiştir. Elam’dan doğanların zaman içinde bir oymak oluşturacak çoğaldıkları zaman onlara çoğul eki olarak Elam’lılar, Elamlar denilmesi hem toplumbilime ve hem de dilbilime uygun olur. Elam sözündeki –M- harfini Sami çoğul ek’i olarak görmek bu sözün açıklanmasını zorlaştırır.

“él Anadolu Türk: ad: çokluk. Halk, insanlar, yabancı, yat; aşiret, kabile, “él-âlem-insan kısmı, yabancı halk, başkaları, él evi, él malı, él eli,

Altay Türkçesi-el-korkunç, yabancı, yat, el pörü-vahşi kurt, eller-aşiret, él oğlu-insanlar,

“İlhan-Beylilklere verilen ungun. {unvan},

İl Beği-Hülagu Han,

İlçi-Bir memleketi temsil eden kişi, sefir.

Çağatay Türkçesi:“él-il ad, çokluk, halk, bir il’in yurdu.Yabancı, él-âlem.

Él-İl gün-halk âlem;

İlbay-İlibay; bir memeleketin halkı ve beğleri;

İlhanlı-İranda bir yerin idaresine bakan Han;

Uygur Türkçesi:-ilhan, Uygur Han’ın oğullarından Tengiz-Tingiz {Çenkiz-Çinkiz} Han’ın oğullarından biri, ilaşmak-insanca davranmak.

Kazan Türkçesi:-İl-ad. İl, halk, insanlar, Toğan İl-Vatan, ana yurt élgün-İlgün-Halk, âlem; İl ağa-İlhan; İl Kartı-Köyün yaşlısı; Yat éller-Yabancı éller, İl, él-çoğul ad.-él, il, halk, insanlar, ülke, İl-él, barış, aşti, barışık, birlik, ittifak,

Macar Türkçesi-Heli-yer, memleket, il;

Çağatayca-İlmek; İlkemek; İlkek, İlik, İl, İlanmak; İlatmak- ulamak, ulatmak, isim-huzur, asayiş, barış

Çuvaş Türkçesi-yili, bağ; ilik; düğüm,

Altay Türkçesi-il-ilmek, bağlamak; düğümlemek.

Yakut Türkçesi-il-halk, barış.” 11

Yukarıdaki belgelerden anlaşılacağı üzere –él,İl- sözleri Türkçedir. Bu

belgelerin ışığında inceleyecek olursak Elam sözü, İl’im sözünün başka bir halidir. él’im İl’im şeklinde dahi söylenir. İncil yazarlarına göre Hz. İsa

..................................................................

11-Hüseyin Kâzım Kadrin Türk Lügati. Maarif Bakanlığı Yayınları İstanbul C=1. S=26-27-28.”

{sav} Efendimizin Çarmıha gerilmesi sırasında : “İl’i-İl’i” diye inlediği söyleniyor. Kur’an-ı Kerim’e göre ise: “Hz. İsa {sa} Efendimiz ne asılmış, ne öldürülmüştür. O kendi eceli ile ölmüştür.” {Not: Bu konu; tarafımızdan geniş boyutlu olarak başka bir çalışmada açıklanacaktır.} Tahrif edilmiş İncilde “İl’i” şeklinde söylenen bu sözün aslında “İl’i-m” şeklinde olması kurala uygun görünüyor. Çünkü İL sözü Türkçe Allah demek olduğuna göre bu sözün birinci tekil şahıs zamiri–M- ile söylenmiş olması dil kuralına uygun görünüyor. “İl’im-İl’im” diyen kişi, Hz. Isa {sav} değil, aksine ona benzetilerek öldürülen müzevir idi. Burada “İlim” sözü İller yani ilahlar anlamına çoğul değildir. Elam, Elim ve İlim sözlerindeki –M- harfi Semitik çoğul eki olsa idi o takdirde İl ve El sözlerinin Allah anlamına dahi gelmesi dolayısı ile o takdirde İLİM, Elim ve ELAM sözlerinin hâşâ çoğul yapılması halinde çok aykırı bir anlam içermesi gerekirdi. Şu açıklamalara göre de Elam, Elim, İlim sözleri Türkçedir.


ARPAKŞAD>AR>ER>PAK>ŞAD


“Şadapıt Beyleri” denilmektedir ki, burada Şadapıt>Sağ, yani Batı’nın Beyleri kast edilmektedir. Güneşi sol yanınıza alırsanız ki, şimdi bile kıbleye dönüldüğünde güneş solda kalır. Sol doğu, sağ ise batı yönü gösterir. Bütün dünyada bu usûl hâlâ geçerlidir. Askerlikte dahi aynı usûl halen kullanılmaktadır. Türkler –ER- dedikleri gibi –AR- da derler ki bu söz, erkek sözünün köküdür. –Er- erkek, yiğit, kahraman anlamına gelir bir sözdür. Bu sözden nice adlar, kavramlar türetilmiştir. Bazı Türk boy ve oymakları -B diyeleğini kullandıkları halde, bazıları –P- diyeleğini kullanırlar. Hattâ Ceyhan’ın Soysalı Köyü-Karcılar Mezrasında evli Amcamın Kızı Zarife Hanımın Eşi ve ailesinin Soyadları ERBEK’tir. Erbek sözü hâlen bütün Türkler arasında kullanılmaktadır. BEK, PAK sözü pek, güçlü, muktedir anlamlarına da geldiği gibi PAK, Bey anlamına dahi gelir. Şad; Kültigin Yazıtına göre Sağ>Batı demektir. Buna göre Ar-pak-şad; Sağ’ın>Batı’nın gerçek Bey’i, güçlü Bey’i, yiğit Bey’i anlamınadır.


ARAM


İREM sözüyle yakınlığı hemen görülüyor. İR sözü, ER sözünün başka bir diyelekte söylenmiş şeklidir. Nitekim Kur' anı Kerim'de buyruluyor:

" Direkler sâhibi İREM’e”. {Fecir Suresi ayet?=7}

“İREM; çöllerde işâret için dikilen taşlar." 12

"ERAM; Nişan {işaret} için karalarda dikilen uzaklık bildirir ve fenerli işâretlerdir. ERUM: Bu da işaret için dikilen direktir. Başın tepeden tarafa uçlarına da denir. Zu ÂRAM: Yüksek ve pek yer adıdır. Ad Ulus'u orada işaretler koymuşlardır." 13

İREM, Kur'an'da " Direkli İREM" diye geçiyor. O devirde: böylesine işâretler bulunmayan karalar, ıssız çöllerdir. Bu gibi yerlere gidilmemesi için bu işâretler dikilmiştir. Bu işaretli direkler erkeklik uzvu şeklinde idiler.

………………………………………………….

12- Ahteri kebir Kütahyalı Mustafa Bin Şemseddin. Yaz. Tar. 953. Basım İstanbul, C=1, S=28.

13-Kamus Okyanus {Muhit}Tercümesi 1884 İstanbul. C= 4. S=169-170:

ER sözü, nice anlamlara gelir Türkçe bir sözdür.

ER=Erkek, güçlü

ER= Batır, batur yiğit.

ERRE=İlişki


“ ARES> {} “


“ ARES, savaş İlâh'ıdır. Geleneğe göre Zeus ile Era'nın, yani Gök ile Yer'in oğludur. Homer'de Ares hışım, savaş ile atılgan bir savaşçının ülküsüdür. Destan'ın İlâh'ı Tunçtan bir korunma  } kalkaiyos 14 elde ederek, başında parlak bir miğfer  } korutaiyalos-korutais 15 olduğu hâlde mızrağını {} Talairinos atar. Kolu kayıştan bir zere  eğkespalos ile donanmıştır. Alel-âde, yaya olarak savaşır. Savaş arabalarını kırar.{} vurisurmatos duvarları yıkar. } taykalzipilites 16 lakin Destan'ın tasvirine göre bazen 4 atlı muhteşem arabaya da bindiği olur. Hattâ Olimpi'den İpiyos }unvanı'nı aldığına göre süvari de olur.17

Teşkilat itibariyle ona Heybetli { Karteru Ker, güçlü {} Peleriyos bir bünye, güç yetilmez bir hız ve saldırı  }; Toos-Tourus-Osos isnad ederler. Bir cinnet coşkusu ile { Mainomenos; gözler dönük, kana susamış { Polemaiyos öfkesi dinmez.{} Börüteleiyos * bir hâlde savaşa atılır. Savaş coşkusu ve alışkanlığı Zeus'un bile hoşuna gitmez. Bazen kendi öz anası aleyhinde bile savaştığı görülür. Ares  İnyalıyos* ungununu/unvanını alır.

Bununla birlikte Ares, yenilmez değildir. Onun za'afı, düşmanına düşüncesizce pervasızca saldırmasıdır.

Ares, Afrodit’in Kocasıdır. Afrodit'e bazı gelenek Hefsetos'u Koca olmak üzere gösterir; ama birinci gelenek, yani Ares'in Kocalığı değişik metinlerle sabit olduğu gibi, Ares ile Afrodit'e birlikte tapınan kentlerin dinî törenleriyle de sabittir. .

Resimli âbideler bu ilâh'ların ikisini yan-yana birlikte resmeder. Bozulmaz bir birlik ile birleşmiş gösterilir. Bu yakınlık 12 ilâhlı Sistemin de bir-birinin yanında yerleriyle de bellidir. Teb'de, * bu güçlü geleneğin çok güçlü kökleri vardır. Burada Kadmos'un Eşi Armunya, Ares ile Afrodit'in kızı sayılır. Kadme Hânedanı Ares'i Ata sayarlar. Değişik geleneklere göre bunlardan Eros ile Periyap doğmuştur.

Başka yakın çağdaşlarından da birçok soy'u olmuş ise de bu, bizi pek ilgilendirmiyor. Bu cümleden olarak Pherokid'e {Ferokid'e} göre,; AMAZON'ların da BABASI ARES'tir. ALTAİYA’,{}' dan { Melealar doğmuştur ki, burada Altaiya ile Altay arasındaki ilişki, dikkat çekicidir.

..................................................................

14- İlyada 5, 704.;

15- 22, 132.;

16- Himen Homer'in 1, 7.

17- Pozanyas 6. 15.



Yunan ilâh'larının birçoklarının adı gibi Ares'in de etimolojik anlamı bilinmiyor. 18 Mitologlardan bir kısmı bunu intikam ve yok etme anlamına olan{ara sözünden, bir kısmı kaldırmak, öldürmek anlamına olan {  } Aira sözünden getirirler. Öte yandan Sansgritçe düşman anlamına olan Ares sözü ile Yunanca {  } Eris sözünü yaklaştırmak isterler.

Büyük mitologlardan Perelle Robert, bunu fırtına ilâh'ı sayar. Şivenin ışık saçan bir ilâh düşüncesindedir. Welker; "Güneş ilâh'ıdır der." Bazıları Yer'in altının insanlara mutluluk ve felâket getiren heybetli ve müthiş bir ilâh'ı sanırlar. "Müller; Astol"

Gerçekte bu ilâh, insan cinsinin erkekliğini, erkekliği temsil eden bir ilâh'tır. Ares; Türkçe { ER } dediğimiz sözdür. Nitekim karısı Afrodit dahi Türkçe AVRAT dediğimiz sözdür. Afrodt, dişiliği temsil eden bir ilâhe'dir. {ER} Türkçe'de, güç ve erkeklik anlamına geldiği gibi yiğitlik, bahadırlık * anlamına da gelir. Çünkü yiğitlik, bahadırlık güç ve erkeklik sonucu olduğu gibi savaş ve kahramanlık'ta * güç ve erkekliğin icabındandır. Savaş ve vuruşma, insan cinsinin erkek cinsine özgü bir niteliği olduğu için bu arada kahraman ve bahadır olan Er, savaş ve kahramanlığın bugünkü deyimle Pîr'i sayılmıştır.

Bu sözün Türkçe {Er} sözünden ibaret olduğunu ispat için Afrodit ve Eremis hakkında yapacağımız açıklamalar, daha ikna edici ve etkili olacağından, okuyucuları o bölümü dikkatle incelemeye çağırırız. Yalnız şuracıkta ekleyelim ki bu ilâh’ın gerçek karakterini en iyi ve en mâ'kul bir biçimde keşfeden Alman bilgini Chantepie De Lasaussaye {Şantepi Dö Sosay}, olmuştur. 19 Gerçekte bu zat Ares'i inceledikten sonra bu ilâh'ın niteliklerini ve özelliklerini dikkate alarak Ares için “Dişilik inceliğinin ve aşk ilâhe'sinin karşıtlığını/yani erkekliği temsil eder” der. En doğru keşif ve düşünce budur. Gerçeğin tam ifadesidir. Ben bu zatın eserini görmezden önce aynı kanâate ulaşmıştım. Daha sonra eserini incelediğim adı geçen bilgin'in aynı düşünceleri ortaya koyuşu, benim görüşlerimi pekiştirdi ve güçlendirdi. Bununla birlikte Ares doğada erkekliği temsil eden {ER} sözünden başka bir şey değildir.

Biz burada nitelikleri ve unvanlarıyla da Ares'in {ER} olduğunu göreceğiz. Savaş ilâh'ının kuşandığı tunçtan korunma aracı, yani

Kalkaus { Türkçe kalkan demektir. Başındaki parlak miğfer,

}Korutais Türkçe korumak yani muhafaza etmek sözünden türemiştir. Başı, silah değmesinden korumaya özgü koruyucu demektir. Kolundaki kayıştan yapılmış bir çeşit Zere.

 } Talairinos, Türkçe Tola, yani tolamak/dolamak sözünden türemiştir ki, savaşçının saldırma ve korunma aracı olan koluna düşmanın vuracağı silahın etkili olmaması için kola dolaştırılan; sarılan kayışı {dolak} ifâde etmektedir.

Savaş arabalarını kırmak{Vuris Urmatos} unvanı, Türkçe Vuruş sözüyle, araba sözünden bileşik bir niteliktir, arabaları vurucu

...................................................................................................

18- Durbah Yunan ve Roma Atikiyyat Kamusu C=2. S=160. Not: 3

19- Tarih-i Edyan Fransızca Tercümesi sayfa 531



Anlamınadır. Arabadaki { B } harfi { M } harfine dönüşmüştür. Daha doğrusu Türkçe Araba sözü, Yunanca da Arma şekliyle savaş arabası anlamında kalmıştır.

Ares İpos  } unvanı, Atlı er demektir. İpos Türkçe {YABU} sözüdür ki at anlamınadır. Taykazipilites unvanı Tayak/ dayak Zıplıtes unvanı Tayak zıplayıcı sözüdür ki, yıkıcı anlamından çok duvara zıplayan, istihkâmlara zıplayan anlamınadır. Çünkü Tayak duvar ve tahkîmât anlamına geldiği gibi { sanayi medeniyetine âit sözler bölümüne bakınız } zıplıtes de zıplamak fiilindendir ki sıçramak, fırlamak anlamına olup savaşçının duvarlara istihkâmlara, kale'lere sıçramasına, hücum etmesine işarettir.

Cisminin tarifinde kullanılan Peleriyos sözü Türkçe, belirmek fi'ilinden türemiştir ki, görünmek; seçkinleşmek; herkesin üzerinde görünmek anlamlarını içermekte olup, yiğitlerin çoğunlukla yüksek boylu bahadırlar olduğunu îmâ eder.

} Karteru Ker, Türkçe Kart sözüyle Erk sözünün bileşiminden meydana gelmiş bir unvandır ki, kart, kuvvetli, biçimli, Erk güçlü anlamında olup cisminin yani bedeninin kesiminin güçlü olmasına başka bir deyişle gürbüz ve bünyesinin güçlü bulunmasına işârettir.

Saldırısındaki güç yetirilemeyen şiddeti, nitelendirmek için kullanılan sözler, daha çok anlamlıdır. Bunlardan

,  } Toos Türkçe toğu sözüdür ki deve anlamınadır.

 Toros Türkçe Toro * sözü, Boğa; Öküz anlamınadır

 Öküz sözü de aynen öküzdür. Şöylece ki bahadırın savaştaki şiddetli saldırısı develerin, boğaların, öküzlerin saldırısına benzetilmiştir.

Cinnet coşkunluğunu ifâde eden { } Menumenus sözü, Türkçe Ben=Ben>Men-Men sözünün bir bileşimidir ki, hep benlik iddiasını gütmesine işarettir. Her şeyde her harekette ben/men demesinden bu benlik iddiasıyla her tehlikeye atılmasından kinayedir.

Kana susamışlık niteliği olan  } Börütoluyitos Türkçe Börü-Börüt * sözünden alınmış bir niteliktir. Börü Türkçe de kurt anlamına olup bu terim Kurtlar gibi saldırımasına işârettir.

Kızgınlık ve köpürmesinin sakinleştirilememesi } Polemaiyos Türkçe Bulamak fiilinden türemiştir, karıştırmak bulandırmak, Deruni heyecan / iç heyecanıdır.

Bunlardan başka aldığı  } İnyaliyos Türkçe İnal sözüdür ki prens, başkan anlamınadır. Seçkin yiğitler arkadaşları arasında başkan ve kumandan olduğundan dolayı savaş ve cesaret ilâh'ı da savaşçı arkadaşlarının inalı yani prensi sayılmıştır.

Afrodit ile evliliğinden doğan Erus, Pöriyap hakkında Afrodit bölümünde açıklama yapılacaktır.

Şu sıfatlara/niteliklere göre {Ares} erkeklik timsali, bununla birlikte Er sözü olduğu hakkında hiçbir kuşkuya yer yoktur.” 20

..........................................................................

20- Yusuf Zıya age. S=164, 165, 166, 167, 168


TEB sözü, tepe sözü anlamına gelebileceği gibi, bu söz, sıcak anlamına da gelir. Türkçede ıslak bir nesnenin, ısıl ortamda kurumasına TEPSERME denir. Divan'da "tam, tamırmak, tamtırmak" şeklinde kayıtlıdır.. Cehennem için Tamu dediğimiz gibi, Kızılderili Yafetikler de "tano" derler. Hz. Nuh'un gemisinin ilk hareketini anlatan Ayette " Ve Fare et-Tennur."Tandır kaynadı"

“ Sonunda Buyruğumuz geldiği zaman TENNUR {TANDIR} veya geminin Kazanı TUŞUP PARLADIĞI zaman...” { Hud 11/40}

Tennur Türkçe tandır dediğimizdir. Fare: Türkçe Par sözüdür. Parlamak, ateşin ısısının yükselmesidir. Bu söz Arapçada "FARE" şeklinde korunurken İngilizcede" FİRE=Fayr " şeklinde korunmuştur. Türkler FER sözünü, göz için, güç için de kullanırlar. "Gözünün fer'i gitmiş, dizinin fer'i kalmamış, çııra'nın fer'i tükenmiş" derler ki bunlar da parlamaktan alınmıştır. Kur'anda 111. Sûre olan Tebbet Sûresinde Peygamberimiz {sav}'in amcası Ebu Leheb için {Tebbet Yeda Ebi Lehebin} "Ebu Leheb'in eli kurusun" Buyrulmuştur ki "TEBBET" sözü, Kur'an-ı Kerime giren başka bir Türkçe sözdür. Firavun Akheneton'un Assuvan'da kurduğu Kent'in adı da "TEBS" idi ki, sıcak Kent anlamına gelmesi oldukça uygundur. Bu Kent'in Tepe anlamına gelmiş olması da mümkündür.

Börü sözü, bütün Türk ağızlarında KURT anlamınadır. Bu söz, Yafetik dillerin ortak ürünüdür. Sümer Türk'leri ise Medeniyetin atalarıdır. Avrupalı Hıristiyan uluslar vahşi ve barbar bir hayat içinde yaşıyorlarken Türk'ler, onları medenileştiriyorlardı. Sümer Dili ve Grameri age: " Barubaru=Kurt" Bu söz, Batılı Hıristiyan ulusların henüz uluslaşma dönemlerinden önceki dillerinde aynen korunmuş kalmıştır. İlerleyen zaman içinde vahşi bir hayat süren bu uluslar, kendileri hakkında bu BARBAR sözünü kullanmaktaydılar. Sonraları evren'in en büyük medeniyetlerini kuran Yafetik Soy'un mensubu olan Attila, Selçuklu ve Osmanlı Türk'lerine de aynen kendileri için kullandıkları Barbar sözünü bu şekli ile medeniyetlerin kurucusu olan Türklere karşı da kullanır olmuşlardır. Oysa Türkler Barbar değil belki de sözün tam anlamıyla BÖRÜ, yani KURT olarak bilinirlerdi.

ARAM SÖZÜ ARAN ŞEKLİNDE DAHİ KULLANILIR


“aran isim: Azerbaycan kültüründe dağlık yerlere nispeten alçak ve sıcak olan yerlerin adı./Düzlük, ovalık.” 21

“ARAN: at tavlası, ahır.” 22

Aran sözü ile ilgili bu iki belge konumuzu açıklamada çok değerli katkılar sunmaktadır. Türkçe bir söz Samileşirken sesli harfin başına sessiz harf alması nerede ise kural olmuştur. Aran sözünün de başına H harfi gelerek Haran olmuş. Oysa biz şimdi bu sözü Harran şeklinde kullanıyoruz. Bizim ARAN ve H harfi HARAN şeklinde kullandığımız söze karşılık Harran şeklinde iki R bulunduğu görülüyor. Türkçede şeddeli sözler yok

………………………………………..…………………………………….

21-Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü Seyfettin Altaylı MEB Uay 1994 İstanbul C=1. S=49

22 Divan-ü Lügat-it-Türk age. C=1. S=76


değildir. Şedde bir harfi iki kez okutur. Türkçede de bir sözü pekiştirmek için iki harfle söylemek kuralı varsa da çok işlek değildir. İşte bunun için ARAN sözü Haran şekline gelirken ve Samileşirken şedde alarak HAR-RAN şekline girmiştir.

Azerbaycan Türkçesinde ARAN ve HARRAN sözü, dağlık yerlere oranla düzlük ve sıcak yerler demek olduğuna göre, bu günkü Harran Bölgesinin Azerbaycan kültüründe ortaya konulan bu belgeler Harran ovalarının arazilerine tıpa-tıp uymaktadır. Divan-ü Lügat-it-Türk’teki belgeye göre: ARAN sözü, -ahır ve at tavlası- olarak bildiriliyor. Günümüzden binlerce yıl önceki ARAN bölgesini dikkate aldığımızda o bölgeler, hem düzlük, hem sıcak olduğu için bu verimli topraklar alabildiğine düz, engebesiz ve otlaklarla dolu idi. Bölgede at beslemek, tavla ve ahırlar kurarak dünyanın saf kan atlarını üretmek için oldukça uygun idi. Tarihler: At’ı; Türk’ün kanadı olarak kaydetmektedir. Bu gün dünya’nın hayranlıkla seyrettikleri safkan Arap atları da safkan İngiliz atları da Türk’ün kandı olan Türk atlarıdır. Konu üzerinde çalışan bilginlerin ortak görüşü, AT’ın Türkler tarafından evcilleştirildiği hakkındadır. Arapların Uluslaşma devirleri en çok dört bin ila dört bin beş yüz yıldan daha gerilere gidememektedir. Sami Soy denilen Arap ve İbranilerin kökeni en çok Aram’ lılara kadar uzanmaktadır. Hatta Tevrat metinlerinin Aramaca yazıldığı hakkında çalışmalar bulunmaktadır. Çöl hayatı yaşayan Proto / Ön Arapların zaman içinde yok oldukları biliniyor. Hz. İsmail {sav} Atamızın Soy’u olan Kureyş Boy’unun/Kabilesinin Araplıkla hiçbir ilgisi yoktur. {Konu hakkında ileride ayrıntılı bilgi verilecektir.}

İngilizlerin Angleş haline gelmelerinin tarihi ise {kendi bölümünde belgeleri verildi. O bölümü tıklayınız.} M.S: 5. yüz yıla varıp dayanmaktadır. Günümüzden 1500 yıl önce karışıp-kaynaşan Angleşlerin uluslaşma dönemleri de oldukça yenidir. İngilizlerin saf kan İngiliz atlarını evcilleştirip

eğittikleri tarihi gerçeklere aykırıdır. Çünkü saf kan atların evcilleştirilme tarihleri nerede ise insanlığın tarihi kadar eskidir. Ayrıca da {kendi bölümünde açıklanacağı üzere} Britan, Britanya, Ir-Irlanda, Keler, Kiler, Galler, Gallaerya sözlerinin tamamı, hiçbir tevile hacet bırakmayacak kadar açık Türkçedir. Bunlar yeri ve sırası geldikçe inşallah, bölüm-bölüm açıklanacaktır. İngilizlerinin Ülkesi olan Britanya’nın Ir’landanın, Galler Prensliğinin adları Türkçe olunca Angleşlerin saf kan İngiliz atlarını, evcilleştirdikleri söylentisi boş sözlerden sayılması gerekir.

Türklerin at’ı ilk kez ARAN’ da evcilleştirerek eğittiklerine inanmak istiyorum. Çünkü Hz. Nuh {sav} Atamızdan çok değil birkaç göbek sonra ARAM>HARRAN> ARRAN >ARAN Türkleri, at’ı bu bölgede evcilleştirip üretmişler, bu bölgeyi Yurt tutmuşlardır. At’ı Harran’da/Aranda evcilleştirdikleri hakkındaki düşüncem bu belgelere dayanmaktadır.








EVER> İVER ; EMERGENCY> EVERGENCY,


a} Ever sözü bir kaç şekilde açıklanabilir. Ev sözü, bizim ev dediğimiz oturulacak, barınak anlamına olduğu gibi, ülke yurt, vatan anlamına da gelir. Er sözü ise erkek, yiğit, kahraman demek olur. Buna göre ev yapan, ev inşa eden, yurt kuran, yurdu ele geçiren anlamlarına dahi gelmesi uygun görünüyor.

b} Ever sözünün ikinci anlamı ev-mekten gelmiş olabilir. Evmek/İvmek bir işte acele etmek anlamına gelir.

“ERSEK: Ersek işler=Ortaya düşmüş azgın kadın şu savda dahi gelmiştir: ersek erge tegmez évgek ewge tegmez=oruspu koca bulamaz, iven eve eremez.” 23

Anadolu’da:“Even oğlak gözsüz doğar.” Derler. Ev-mek sözünden evecen sözü de türemiştir. Evecen, çok even, tez canlı anlamınadır.

Aşağıda açıklayacağımız konu, herkesi şaşırtacak bir konudur. Toplumumuz bu tip konulara henüz alışık değilse de yeni kuşakların beyin nöronlarıyla gönül gözleri şükürler olsun açıktır.


EMERGENCY


Emergency sözü bizi tarihin bilinmeyen ufuklarına doğru bir yolculuğa çıkartacaktır. İnşallah bu söz ile karanlıklar aydınlanır.

B, F, M, P, V harfleri tek harftir. Bunların birbirinin yerine geçmeleri Türkçede bir kuraldır. Türkçede G harfinin düşmesi, yutulması, kaybolması da bir kuraldır. Bağışlanma dileğiyle EMERGENCY sözünün de Türkçe olduğunu iddia edeceğim. Zaman içinde uluslaşma devirleri başlatıldığında AS’ lardan ayrılarak yeni bir dil, yeni bir GEN ve DNA verilen Angleşlerin dilinde korunup kalan bu EMERGENCY sözü; su katılmamış Türkçedir.

Söylediğimiz gibi G ile Ğ harfleri bazen yutulur. Tamgak>Tamak olur.-T-yumuşayarak Damak şeklini alır. Tavuşkan>Tavşan olur. Emergency sözünü anlayabilmek için M harfi, V harfine dönüştüğünde konu tablo gibi ortaya çıkar. EVERGEN sözü ise doğrudan doğruya EVER-İVER demek olur. EVERGEN sözü, çok even, evecen demek olur. Bu tıpkı gezegen, çok gezen, süzegen, çok süzen, bozagan çok bozan sözleri gibi olur. EMERGENCY sözü katışıksız Türkçe bir sözdür. Zaten İngilizce konuşan uluslar da bu sözü hastanelerin acil bölümü yerine kullanmaktadırlar. Acele sözü Arapçadır. EVME sözü Türkçedir. Yukarıda Divan-ü Lügat-it-Türkün gösterdiği atasözündeki “EVGEK-EVGE-TEGMES, ERSEK-ERGE TEGMES” sözünü dikkatle inceleyelim: EVGEK teki G yi yutarsak “EVEK” sözü kalır ki Evecen, çok aceleci demek olur. “EVGE” sözündeki G harfini yutarsak: “EVE” şeklini elde ederiz ki, bu gün bu şekli kullanıyoruz. “ERGE” sözündeki G harfini yutarsak: “ERE” şekline ulaşırız ki, ere gitmek, ere varmak, sözlerini ede ederiz. Şimdi bizler bu şekli kullanıyoruz.

…………………………………………………………

23- Divan-ü Lügat-it-Türk C=1. S=104-6



EVER sözü, ev-lenmek fi’ilinden yapılmış ta olabilir. Ever, bir kişiyi evlendir anlamına emir kipi olması, sözün gelişine uygun görünüyor. Bu söz, bir kişiye başka birini evlendir demek için kullanılan bir emir olmalıdır.

Ever sözü bütün bu anlamlara gelmesi dolayısı ile Türkçe bir sözdür.


AVAR>ABAR>APAR


AVAR: Tevrat’ta adı anılan PELEK’ in oğullarından birisinin adı, EVER olarak geçmektedir. Ever sözünün Türkçe olduğunu yukarıda inceledik. Ever sözünün Avar şeklinde olmak ihtimalini göz önünde tutarak aşağıdaki tespitleri sunuyuz.

AVAR sözü, V>P dönüşümü ile APAR şeklinde dahi söylenir. “ Aparmağ: f. 1: Bir şeyi eline alarak veya sırtına yüklenerek bir yerden başka bir yere götürmek, getirmek. 2. Birisinin hareketini yöneltmek, yol göstermek, kendisi ile birlikte yürümesine yardımcı olmak, yahut gitmesini, yürümesini mecbur etmek, kendisiyle birlikte getirmek.3. Kendisiyle birlikte götürüp gitmek. 4. Çalmak, kaçırmak, alıp kaçmak. 5. mec. Kazanmak, yenmek, galip gelmek. 6. Yok etmek, silip temizlemek, 7. mec. Mahvetmek, yok etmek, harap etmek, dağıtmak. 8. Harcanmasına, çalışmasına sebep olmak, elinden almak. 9. mec. Koparmak, yemek, kesmek, silip çıkarmak, bozmak. 10. Hayata geçirmek, yürütmek, 11.İdare etmek, öncülük etmek, rehberlik etmek. 12. mec. Aklını almak, mest etmek, 13. Götürüp gitmek, getirip çıkarmak. ” 24

Azerbaycan Türkleri, Aparmak sözüne yukarıdaki anlamları vermişler. Azeri Türkçesi’ndeki bu söz, P>V dönüşümü ile AVAR olur. Oysa Farsların “averden” kökünden getirdiklerini söyledikleri söz ile Kürtlerin “VARA-VARA” sözlerinin aslı-kökü, Türkçe bu AVAR sözüdür. Hatta Kürtlerin HAVAR-HAVAR şeklinde söyledikleri de işte bu AVAR-AVAR sözünden başka bir şey değildir.

Bu söz de Tanrı Kutsal Kılası Nuh oğlu Sam’ın oğlu PELEK’ in oğlu olan EVER’ in-AVAR’ ın adıdır. Farsların “averden” Kürtlerin “Vara-vara” dedikleri söz, gelmek getirmek anlamınadır. Kürtlerin “vara-vara” sözlerinin varıp dayandığı kök ise bu Türkçe AVAR, APAR sözüdür. Bu Apar, Avar sözü hem gitmek, hem gelmek anlamınadır. “Vara-vara” sözü “AVAR” sözünün değiştirilmiş halinden başka bir şey değildir. Anadolu Türkçesinde de varmak sözü, karşı tarafa varmak olduğu gibi, sözün doğası gereği gelmek anlamını dahi karşılamakta olduğu, hem Azeri Türkçesinde hem Anadolu Türkçesinde aynı anlamlara kullanılmaktadır. Bütün şu belgelerle Yalvaç Nuh oğlu Sam’dan türeyenlerin adlarının öz be öz Türkçe oldukları apaçık görülüyor.

Yukarıdaki belgede, AVAR-APAR sözünde götürmek ve getirmek anlamının varlığı apaçık görülüyor. Bundan alınarak Apar-Avar sözüne PEYGAMBER, NEBİ, ELÇİ anlamı dahi verilmiştir. Pelek {ra}’in oğlu

.......................................................................

24 - Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü, Seyfettin Altaylı MEB. Yay. Ankara.1994. C=1. S=46



Avar’ın adının ve unvanının ELÇİ, PEYGAMBER, NEBİ olduğu anlaşılıyor. Bu ungun ile AVAR’ ın Hz. Nuh {sav} den sonra gelen Elçilerden birisi olduğu anlaşılıyor. Türklerin Atası olan Avar’ın, bir peygamber olduğu da bu araştırma ile ortaya çıkarılmış oldu.

AVAR Türkleriyle ilgili bilimsel çalışmalar yapanların AVAR sözünün kökünde ELÇİ, NEBİ anlamlarını tespit ettikleri, tarih bilimcilerince bilinen bir husustur. Biz bu konuyu daha da etkin hale getirerek, AVAR’ ların Atası olan AVAR’ ın asıl ungununu, {unvanını} ortaya çıkarmaya çalıştık.

Görüldüğü üzere, SAM {ra} dan türeyen çocuklar, Sami Arapça ve İbranice adlar yerine Türkçe adlar taşımaktadırlar. Bunları yukarıda kaydettiğimiz birçok belge ile belgelemiş bulunuyoruz. Tevrat yazarlarının ortaya koymak istedikleri üçlü taksim Sistemi olan Hami’ler, Sami’ler ve

Tek Ata-Tek Ana kavramı ile Tek Soydan Türeme gerçeği insanlığın öz kaynağını bulma yöntemidir. Bundan sonra Hamî, Samî nitelemeleri, sanal birer hatıra olarak bu Uluslara verilmiş birer unvan {ungun} olarak kullanılabilir. Bunun dışında bu ungun’un, bu Ulusların gerçekten Sam {ra}’dan türemiş oldukları anlamına gelmeyeceği görülüyor. Bu ve bunlar gibi uluslar Ham ve Sam’dan türemiş değiller. Bu ve bunlar gibi Uluslar Tek kökenden türediler. Uluslaşma devri başladığında, GEN ve DNA fırlamaları {farklılaşmaları} ile renkler, diller GEN ve DNA’lar farklılaşınca çeşitli uluslar oluşmaya ve dönüşmeye başladı. Samî Soylar dediğimiz Araplar ve İbraniler bu süreç sırasında farklılaşarak yeni birer Ulus olarak ortaya çıktılar. Öteki uluslar dahi böyle bir süreç ile farklı GEN ve DNA’lar kazanarak farklı dil ve renklere sahip oldular. Bunun en belirgin örneği bu gün elde edilen GENOLOJİ ve DNA. Bilimleridir. İnsanlar şimdi o bilimler sayesinde bitkiler ve hayvanlar üzerinde yaptıkları çalışmalarda onların GEN’ leri ile oynayarak yeni bitkiler ve yeni hayvanlar elde edebiliyorlar. Bu yeni veriler, kökeninden geldikleri varlığın benzerleri olmakla birlikte köken’in bizzat kendisi olmuyorlar. Yakın bir gelecekte insanlar üzerinde yapılacak bu tür GEN değişimleri çalışmaları başladığında bizim ortaya koyduğumuz, uluslaşmaların benzerleri, bilimsel olarak ortaya çıktığında konu daha iyi kavranabilir.


MUŞ--KEDİ


19 Mart 2008 günü saat 19 haberlerinde Kedinin asıl vatan’ın Anadolu olduğunu -10- bin yıl önce kedi’nin Anadolu’dan dünya’ya yayıldığını, ABD li bilginler DNA incelemeleriyle açıkladılar. Bu araştırmada kedilerin asıl ana yurdunun Anadolu, Anadolu'da da MUŞ İl'imiz olduğunu belirlediklerini bildirdiler.

MUŞ sözü, Türkçe KEDİ demektir. KEDİ sözü dahi Türkçedir.

“Öldeci sıçkan; MUŞ taşakı kaşır.” Ölecek sıçan; KEDİ taşağı kaşır. 25

Kedi'nin anayurdu TORKOMANYA Yöresindeki MUŞ İl'imizdir. Bu günkü kedi çeşidinin hepsinin burada yaşadığını kimse iddia edemez. Bütün hayvanlarda genetik farklılıklar görülmektedir. Oysa bilginler, köpek

..................................................................

25-Divan-ü Lügat-it-Türk Kaşgarlı Mamut Çev. Besim Atalay. Tdk,Yay. Ankara 1939. C=1. S=438-14




âilesi/family dog, kedi âilesi/family cat demekteler. Böylece bu hayvanları tek ata, tek anadan gelmiş kabul ederler. Aynı anadan aynı atadan geldikleri, bilginlerce kabul edilen bu hayvanların renkleri, şekilleri, derileri ve davranışları ise oldukça farklıdır. Bunların hepsi de GEN' lerle DNA' larla ilgili değilse, yani bu hayvanlar aynı GEN' leri, aynı DNA ları taşıyorlarsa, neden farklı-farklı olmuşlardır? Aynı kökenden geldikleri family/aile dedikleri hayvanlar, nasıl olmuş’ta biri kara, biri ak olmuştur? Bunları yadırgamayan bilginler, insanlar arasındaki genetik farklılıkları neden dikkate almıyorlar? Bu hayvanlar, neden değişik boyda, değişik renktedirler? Aynı kökenden geldikleri bilimsel olarak kabul edilen bu hayvanların sesleri, bağrışmaları, ulumaları da biri-birine tıpa-tıp benzememektedir.


GEN VE DNA KAYMALARI, BAŞKALAŞMALAR


GEN ve DNA teknolojileri henüz yenidir. Buna rağmen bu konuda oldukça sevindirici gelişmeler sağlanıyor. Yüce Yaratan'ımız, evrende GEN ve DNA teknolojilerini Yaratmamış olsaydı, yaratılmayanları bulmak biz insanların harcımız değildi. İlahî ve mucize ortamında Yaratılanları, biz insanlar izin verildiği ölçüde onları bulup, yararlanabiliriz. GEN ve DNA teknolojileri, bilginlerce ortaya çıkartılmış, bunların yeni ve farklı alanlarda kullanılması sağlanır olmuştur. Hatta insanlığın yeni GEN teknolojileri kullanarak, bir takım bitkilerin ve canlıların GEN' leriyle oynamaları, günlük olaylardan sayılır hale gelmiştir. Genleri farklılaştırılan bitkiler ve canlılar artık ASIL bitki değil, farklı bir bitki olarak gelişmektedir. Bu tür bitkilerin ve canlıların, türetildikleri bitkilerle veya canlılarla benzeşmeleri, onların aynı kökenden gelmeleri ile ilgilidir. Ya yoksa bunlar o kök bitkinin veya Ana Soy'un hem DNA ve hem de GEN yönünden artık eşteşleri değildir. Bunlara farklılaşmış veya fırlamış canlılar ve bitkiler diyebiliriz. Burada farklılaşma veya fırlama terimi, DNA’ ları ve GEN’ leri farklılaşmış ve Fırlamış anlamına kullanılmıştır. Şimdi bu tür bitkilerden veya canlılardan niceleri, insanlığın gözleri önündedir. Hatta insanlar bu fırlama GEN' li bitkilerden kullanmamaya çabalamakta iseler de, şimdilik bu zor görünüyor. İşte Tek Ata ve Tek Ana kavramı böyle bir kavramdır. Bu Tekillikten çoğulluğun türemesi şeklinde zuhur etmiştir.

İnsanlar, GEN transferini/ GEN aktarımını öğrendikten sonra bunu, nicelerine uyarladılar. İnsanoğlu için yeryüzünde Yaratıldığı günden itibaren öyle bir zaman geldi ki, GEN' lerinde ve DNA’larında, kaymalar, fırlamalar oldu. Bu fırlamalardan sonra ikincil, üçüncül, uluslar oluştu. Bu oluşmalar sırasında yeni ulusların DNA’ larıyla GEN' leri farklılaştı. Yeni uluslar, yeni soy'lar ve diller şekillenmeye başladı. Nitekim Aramî diline baktığımızda ağzına kadar Türkçe ile dolu olduğunu görüyoruz. Bu kök dil daha sonra Sami dillerin de Anası oldu. Şu örnek bile ne demek istediğimizi anlatmaya yeterlidir. Hatta erken Tevrat nüshalarının bu dilde yazıldığı bilinmektedir. Az yukarıda Sam {ra}’ın çocuklarının Tevrat’ta yazılmış adlarını inceledik. Bu adların Türkçe olduklarını belgeleriyle gösterdik. Tevrat, İncil ve Kur’an-ı Kerim Türkçe sözlerle doludur. İbranice, Arapça, İngilizce, Fransızca, İtalyan’ca, Almanca gibi Batılı dillerin dahi kadim {çok eski devir} Türkçesi ile dolu olduğunu bizzat belgeledik. Bunları azar-azar sunacağız.


 
  2017 © Bilge Ata. Tüm Hakları Saklıdır.   Son Güncelleme Tarihi: 05.07.2017Tasarım & Kodlama: ER-AY Bilgisayar