Bilge Ata  
Site içi arama :
 
      Ana Sayfa   |   Din   |   Köken Bilimi   |   Güncel Makaleler   |   Araştırmalar   |   Belgeler   |   Hakkımızda   |   İletişim
 
 
 

 
Anket
Amerikalıların Kızılderililere yaptığı soykırım hakkında ne düşünüyorsunuz?
 Evet Soykırım yapmıştır
 Hayır Yapmamıştır
 Kısmi olarak soykırım yapmıştır

 
 
Ziyaretçi İstatistikleri
Aktif: 50
Bugün: 177
Toplam: 1.109.873
 

Afgan

AFGAN, ÖZBEK, MALAZGİRT

Afganistan Güney Asya ile orta Asya arasında bir Ülke’dir. Halkı Türkler, Farslar ve başkaca uluslarla karışmıştır.

Afgan sözü hakkında önemli araştırmalar yapılmıştır. Bu söz iki sözden bileşmiş bir söz olarak görünüyor. Af sözü, F>V dönüşümü ile Av dahi olabilir. F harfi V harfine dönüştüğü gibi V harfi de G harfine dönüşür. Türkiye Türkleri AFGAN yerine AVGAN şeklinde kullanmayı tercih ederler. Nitekim Uşak İl’imizin Ulubey İlçesine bağlı Avgan Beldesi, bu beldede pişirilen Avgan pilavı oldukça ünlüdür. Buna göre Av sözü, avlanılacak hayvanlara denir. Avgan- çok avlayan, sürekli avlayan anlamına gelebilir. Avgan sözü V>Ğ dönüşümü ile Ağ-gan şeklinde dahi kullanılabilir. Buna göre; ağ sözü ağmaktan emir kipi olur. Ağ: Yukarı çık, yüksel, yüceye ulaş gibi anlamlara gelir. Ağ-gan sözü ise sürekli ağan, her zaman yükselen, durmadan yukarı çıkan anlamına gelir: Bu durumda Bölgeye yerleşen Türk Oymaklarından olan Avganların, ağanların adı Bölgeye ad olarak verilmiş olmalıdır. AV sözü ivmekten acelecilikten dahi gelebilir. O takdirde söz: Çok even, iven, yani aceleci demek olur.

AVGAN PİLAVI

Bu pilavın Çukurova yöresindeki adı Buhara pilavıdır. Yeteri kadar et, soğan, yağ, havuç ve pirinçten yapılır. Yağda önce soğan kavrulur. Sonra et ile birlikte kavrulur. Bundan sonra ince dilimlenmiş havuçlar eklenir. Yıkanmış pirinç üstüne boşaltılır. Karıştırılmadan önce harlı ateşte, sonra kısık ateşte pişirilir. Dinlenmeye bırakılır. Bir siniye ters çevrilerek boşaltılır. Öylece yenilir.

BUHARA PİLAVI

Yukarıda yazdığımız pilav’ın gerçek adı Buhara Pilavıdır. Bu Pilavı Özbek Türkleri Adana’ya göçtüklerinde yapmışlardır. İlk kez Adana’nın Yavuzlar Mahallesine yerleştirilen Özbek Türkleri benim şahsen kadim dostlarımdır. Özbekistan’dan Stalin’in zulmünden savaşarak kaçan Özbek Türkleri, Afganistan’a sığındılar. Oradan Türkiye’ye getirilerek Yavuzlara yerleştirildiler. Bizim yüce gönüllü Halkımızda bölgesel nitelendirme oldukça farklı gelişmiştir. Bu nitelendirme gerçeği yansıtmaz. Birinci Dünya savaşından sonra Enver Paşa Orta Asya Türklerini tek bayrak altında toplamak ve onlara özgürlüklerini kazandırmak için savaşmaktaydı. Bu Savaşta Enver Paşa’nın yanında savaşan Fettah Hoca adındaki Türkistanlı Bilgin Ulukışla’nın Kılan şimdi Aktoprak Kasabasında oturmakta iken onunla ders çalışmış ve feyz almış bahtiyar bir kişiyim. Merhum Fettah Hoca Enver Paşa ile savaşırken Enver Paşa kendi yanında şehit düşmüştür. Enver Paşa ile birlikte Ruslara ve Çinlilere karşı savaşan Orta Asya Türkleri, Enver paşa’nın şehid düşmesinden sonra büyük kafileler halinde savaşa-savaşa Himalaya dağlarına kadar ulaşmışlardır. Himalaya’larda oksijen azlığından ötürü sekiz bin kadar Türk şehit olmuş, oralarda kalmıştır. Geri kalanı büyük kafileler halinde Hindistan’a İngilizlere sığınmışlardır. Bunlar uzun süre Delhi’de kalmış, daha sonra Hicaz’a gitmişler, oradan da işlemleri tamamlanarak Türkiye’ye getirilmişlerdir. Niğde İl’imizin Ulukışla İlçesi, Kılan Köyü, şimdiki adı Aktoprak Beldesine yerleştirmişlerdir. Bu Orta Asyalı Türklere Kılan halkı Arap demişlerdir. Çünkü bunlar Hicaz yolu ile Türkiye’ye kabul edildikleri için böyle nitelendirilmişleridir. Çok âlim, çok fazıl bir kişi olan bu ekibin önderine de Arap Hocası demişleridir. Şimdi bile onun çocuklarına Arap Hocanın Ahmet, arp Hocanın Mehmet, Arap Hocanın Hüseyin demeden kimse onları tanımaz. Oysa bunlar öz be öz Türk oldukları halde halk böyle nitelemektedir. Hatta Doğu Anadolu’dan gelen her kişiye de Kürt derler. Nitekim bizim kendi evimizde işerimizi gören Çukurova’da o zamanlar –TUTMA- olarak adlandırılan işçilerden birisi Erzurum’dan gelmiş idi. Bu kişiye Kürt Abdurrahman demişlerdi. Çünkü halkımıza göre Doğudan gelenlere Kürt denilmektedir. Oysa Rahmetli Abdurrahman amcamız dadaş idi. Doğu ve Güneydoğuda yaşayanların hepsi Kürt değildir. Benim 1960 lı yıllarda görev yaptığım Diyarbakır’da esnaf saf, İstanbul ağzı Türkçe konuşurdu. Kürt diye o zaman Köylerde yaşayanlara derlerdi. Şimdi bile Kafkasya’dan gelenlere Çerkez denilmekte olduğunu görüyoruz. Oysa Kafkasya’da yaşayan Halkların içinde Çerkezler sadece bir bölüktür. Geri kalanların Çerkezlerle bir ilişkileri yoktur. Türkiye’de yaşayan Kafkasyalıların toplam sayısı 1.5.50.000. Bir milyon beş yüz elli bin kişidir. Türkiye’de yaşayan Çerkezlerin sayısı sadece 300.000. üç yüz bin kişidir.

BAĞDAT’TA BİR TOPLANTI

Bağdat Üniversitesinde yüksek lisansımı yaptığım sırada Araplarla Kerküklü Türkmenler arasında bir toplantı düzenlenmişti. İki konu üzerinde tartışma yapılıyordu. Bunlardan birisi, Türklerce Arap sözünün siyah köpeklere ad olarak verilmesi, birisi de Türkçede iştikak/türetme sisteminin olmamasıydı. Arap konuşmacılar bazı Türklerin köpeklerini –arap- diye çağırdıklarını, bundan da oldukça rahatsız olduklarını söylüyor ve çok üzülüyorlardı. Kerküklü Türkmen konuşmacılar bunun sebeplerini açıklıyorlar, ama bir türlü asıl konuyu bilemiyorlardı. Türkiye Türklerine ise konuşma hakkı vermedikleri için bizler de kıs-kıs kıvranıyorduk.

Osmanlı Devleti ilk kez Afrikalı zencileri İstanbul’a getirdiğinde, bu zencilerin Mısırdan, yani Araplardan geldiğini bilen Türkler, zencileri “ARAP” sanmışlardı. Yukarıda açıkladığımız üzere bazı coğrafyalar, ora halklarının coğrafya ve bölge adlarıyla anılmasına sebep olmaktadır. Zenciler Güneyden yani Arap ülkeleri yöresinden geldikleri için onlara “arap” demişlerdir. Bundan sonra da “arap” sözü zenci yani siyahi anlamına kullanılmıştır. Nitekim fotoğrafçılıkta resmin ilk çekildiği haline de “arap” denilmektedir. Bu da siyah renkli olduğu için böyle nitelendirilmiştir. Bütün bunlar, zencilerin gelmesinden sonra olmuştur. Köpeğine “arap” diyen Türk’ün herhangi bir özel maksadı olamaz. O köpeğin renginin kara olmasından dolayı bu nitelemeyi yapmaktadır. Bundan sonra Türkler daha hassas davranmalı bizim kardeşlerimiz olan Arapları üzecek böyle bir nitelemeyi köpeklerine ne ad olarak koymalı ve ne onları çağırırken böyle çağırmamalılar.

ÇERKEZ, ÇEÇEN, İNKUŞ, ALAN

Türkler kuzeyden yani Kafkasya’dan gelenlere de Çerkez derler. Oysa Kafkasya’da sadece Çerkezler yaşamazlar. Orada, Çeçenler, İnkuşlar, alanlar, Osetinler gibi nice Türk Halkları yaşarlar. Çerkezlerin Türkiye’deki toplam sayısı 300.000. üç yüz bin kadardır. Oysa bütün Kafkas sığınmacıları 1.550.000. bir milyon beş yüz elli bin kadardır. Çerkezlerin bu Kafkas sığınmacılarına oranı üçte bir kadardır. Burada da bir hata işlenmekte, Çerkez nitelemesi ile bütün Kafkas Halkları nitelenerek, büyük çoğunluk küçük azlığın içinde eritilmektedir.

PEŞTUN

Türklerden bir bölüğü B diyalektiğini kullanırlarken, bir bölüğü de P diyalektiğini kullanırlar. Karadenizli Türklerin P diyalektiğini kullandıklarını yukarıda arz etmiş idik. Bazı Türkler sayılarda BEŞ dedikleri halde bazıları da PEŞ derler. Sayılarda BEŞ ve PEŞ sözlerinin her ikisi de Türkçedir. Bunlar 5 sayısını gösterir. Farsların henüz Uluslaşmalarından önce pek çok kadim Türkçe sözü kullandıkları ve halen dillerinde korudukları gibi bu beş ile peş sözünü korumakta olduklarına tanık oluyoruz. Farslar Uluslaşmadan önce kullandıkları bu PEŞ sözünüm Farslaştıktan sonra Farsçanın ağız yapısına uygun olarak bir N harfi ekleyerek PENÇ yapmışlardır.

Afganistan’a yerleşen PEŞTUN Oymağında dahi bu BEŞ>PEŞ sözü görülmektedir. PEŞ-BEŞ demektir. TUN sözü ise Türkçede TU, TUY, TUĞ, TÜĞ, TÜY, dediğimizdir. Türkler Tuğ dedikleri gibi TUN dahi derler. Bu TUN, TUY, TÜY sözü TUĞ şeklinde dahi kullanılmaktadır. Dünya’da ilk kez Orta Asya’da Kırgızya Bölgesinde yetişen Yak Öküzlerinin yelelerinden kesilen tüyler mızrakların ucuna bağlandı. Zaman içinde bu yeleler askeri taksimat haline geldi. Bu taksimat sonraları sivil yönetimlere de ad oldu.

TUĞ>TÜY>TUĞAY>TUĞ GENERAL>TUĞ AMİRAL


Türklerde askeri ve siyasi taksimat halini alan bu Tüyler-TUĞ’lar, birden dokuza kadar olur. Dokuz TUĞ’ dan artık olamaz. Dokuzuncu TUĞ Kaanlara aittir. Bu gün dahi on binlerce yıl önce kullandığımız bu TÜY-TUĞ sistemi, Türk Ordusunda halen kullanılmaktadır. Tuğ General, Tuğ Amiral şeklinde bu taksimat on binlerce yıl önceki Yak Öküzlerinin yelerlinden koparılarak kargılara takılan tüylerden beri yaşatılmaktadır.

Osmanlı Devletinde dahi bu TUĞ çok sık kullanılmıştır. Üç Tuğlu vezir, ve benzerleri bu kabildendir. İşte Afganistan Yöresine gelen Türkler de bu tuğlulardandır. Buna göre ise, Beş Tuğlu bir Paşa buraya gelmiş, kendisi ile birlikte gelenler bu Tuğ altında savaşmış burasını fethetmişlerdir. PEŞ-TUN denilen Oymak bu BEŞ-TUĞ-LU Türk Oymağıdır.

HAMİT KARZAİ VE PEŞTUNLAR

Hamit Karzai’nin yeğeni olan bir genç Çukurova Üniversitesinde okuyormuş. Sevgili Osman Demirdüzen bu genci bana getirdi. Kendisi ile Zirve Gazetesinde görüştük. O zamanlar bu Gazetenin Köşe yazarlığını yapıyordum. Ona:

—Afganistan da kimlerdensin? Diye sordum. O

—Peş tun’lardanım dedi.

—Peştun ne demektir dedim?

—Bir Makam, bir rütbe imiş dedi.

Kendisine yukarıdaki açıklamamı yaptım. Çok şaşırdı. O zaman Peş tunca sıra sayılarını saymasını istedim.

—Yek, dü, se, cehar, penç diye saydı. Ben:

—Peş tunca say dedim. O

—Peş tunca sayıyorum dedi. Ben

—Farsça sıra sayıları ne zamandan beri Peş tunca olmuş dedim ve ekledim. Aynı sıra sayılarını Kürt kardeşlerime de saydırdım, onlar da

—Yek, dü, se, cehar, penç, şeş diye saydılar dedim. Bunun üzerine Hamit Karzai’nin yeğeni çok şaşırdı. Kürt kardeşlerimiz de böyle şaşırmışlardı. Ona:

—Uyumak için yattığınız zaman üzerinde yattığınız nesneye ne ad veriyorsunuz dediğimde o biraz düşündükten sonra:

—TÖŞEK deriz dedi. Aynı soruyu Kürt kardeşlerimize de sormuştum. Onlar da:

—TÖŞEK deriz demişlerdi.

-Töşek, töşemek, töşeli, töşenmiş, töşer, töşerim, töşersin- sözlerine ek olarak Süleyman Çelebi Mevlidi’nde:


“Bir TÖŞEK TÖŞENDİ; adı Sündüs; TÖŞEYEN anı melek.”


Demektedir. TÖŞEK sözü, Anadolu Türkçesinde T>D yumuşaması ile DÖŞEK ve DÖŞŞEK şeklinde de söylenir.

Bu sefer ev’in bölümlerini sordum. Buna

—ODA dediklerini söyledi. Kürt kardeşlerime de aynı soruyu sormuştum. Onlar da buna

—ODE deriz demişlerdi.

Sıra sayıları bir ulus’un en önemli varlık kökenidir. Bağımsız uluslar, sıra sayılarına sahip olan uslulardır. Bu şu demektir. Böylesi uluslar, DNA. ve GEN kaymaları, GEN Sapmaları, GEN Fırlamaları devrinden sonra uluslaşmaya başladıklarında, nesnelere ad verdikleri gibi, daha da önemlisi sıra sayılarına sahip olurlar. Neyi,- ne kadar anlatacaklarsa, onları tek-tek sayarlar. Kaç taşı varsa, kaç ok’u kalmışsa, kaç çocuğu yaşıyorsa, kaç çocuğu ölmüşse, kaç kuş, kaç tavşan avlamışsa, kaç eli-kaç ayağı varsa, kendisine saldıranlar kaç kişi ise kendi dilinde bunları tek-tek sayması gerekir. Bu sayımı kendi dilinde yapması o ulusun DNA ve GEN kaymaları devrinde yeni bir ulus haline geldiğini gösterir. Bu ve bunun gibi hayatî sebeplere bağlı olarak o ulus’un sıra sayılarına sahip olması, o ulus’un uluslaşma dönemlerinde kendi sıra sayılarını oluşturması kaçınılmaz bir varlık sebebi olarak kabul edilmektedir. Başka uluslardan ödünç sıra sayıları alan toplulukların bağımsız uluslardan sayılmalarını bilginler, kesin yargılarla onamamaktadırlar. Buna bağlı olarak Avrupalı ulusların benzer sıra sayılarına sahip oldukları sorusu akla gelebilir. İlerleyen bölümlerde bu ulusların kökenleri incelenecek, gerekli açıklamalar yapılacaktır.

Sıra sayıları, bağımsız bir ulusun uluslaşmaya başlama evresinde elde edeceği en büyük veri olarak ortaya çıkıyor. Nesnelere ad koyarken, bir yandan da onları sayıyor. Bunu da kendi öz ve bağımsız dilinde yapıyor. Nesnelere ad koyarken ve onları sayarken, bu eylemi o’nun dil yönünden gruplaşmalarını ortaya koyuyor. Kendi öz dilini oluşturamamış, sıra sayılarını kuramamış bir topluluk uluslaşma evresinde bunları yapmamış ise o takdirde bu gibi topluluklar, bağımsız dillere sahip olamayan topluluklardan sayılmışlardır. Peş tunlar gibi sıra sayıları olmayan topluluklar, bilginlerce böyle kabul edilmektedirler.


ÖZBEK>UZBEK

Özbek Türkleri Orta Asya’da on binlerce yıldan bu yana yurt tutmuş olan kadim Türklerin torunlarıdır. Başkentleri Taşkent’tir. Uzun yüz yıllar bağımsız yaşayan Özbek Türkleri, bir süre sömürgeci Rus Çarlarının, daha sonra da Marksist Rus Sovyetlerinin boyunduruğu altında yaşadılar. 1989 yılında Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile özgürlüklerine kavuştular.

Öz sözü Türkçede kendi, şahsı, benliği gibi anlamlara gelir. Buna göre ÖZ-BEK sözü, ÖZ’Ü BEY, DOĞMA BEY, SOY’dan, KÖK’ten süren Bey anlamına gelmelidir. Bek sözü, bizim bu gün BEY olarak söylediğimizdir ki, Yönetici, hükümdar anlamına gelir.


UZ> UZBEK

UZ sözü, us dahi olabilir. Uz, yani US’u olan, US sahibi, akıllı, tedbirli, iradeli, derin düşünceli, yetenekli, maharetli anlamlarına geldiği gibi, UZ ADAM, işi kavgasız, dalaveresiz, cıngarsız halleden, akıl ile çözen, sükûnetle halleden anlamlarına gelir. UZBEK ise, bu anlamlara göre işleri uzlukla, sükunetle çözen, akıllı, tedbirli BEY demek olur.


ARİSTO TALES

FARABİ

Yunan Ulus’unun tarihi süreç içindeki varlığını incelediğimizde, onların Uluslaşma dönemlerinden önce Balkan Bölgesinin Karluk, Arhunt, Brint Türkleri ile dolu olduğunu görüyoruz. Yunan’ın, Grekleşme devrinden önce vahşi bir hayat yaşadığını, onları Kayralıların, Karlukların, Brintlerin, Arhuntların/İrkuntların terbiye ettiklerini anlıyoruz. Yunan’ın tarımsal faaliyetlerinden hukuk alanına, ilâhlarından, ilâhelerine kadar bütün medeniyet unsurlarının Türkçe olduğu belgelenmiş bulunmaktadır. Yunan Medeniyeti sözü bundan sonra izafî/göreli bir değer taşıyacaktır. Bu Medeniyetin sahipleri Kadim atalarımız olan Türklerdir. İşte bu sanal Grek Medeniyetinin üstüne oturan Aristo Tales, Sokrates, Eflatun ve öbürleri, üzerine oturdukları Türk Mirasının varlığını bile yüksek sesle dillendirmemişlerdir. Bu konuda Kindi Felsefi Risaleler adlı eserinde Aristo Tales’ten şu itirafı nakletmektedir:

“Bize gerçek adına bir şey getirenler bir yana onların ortaklarına da teşekkür etmeliyiz. Çünkü onlar, bunların varlık sebebi, bunlar da bizim gerçeğe ulaşmamızın sebebidirler.” 1

Türkiye’nin en büyük filozoflarından rahmetli Hocam Prof Dr. Hilmi Ziya Ülken bize not tuttururdu. Sonradan kitabını da aldık. Tuttuğum notları 35 kez özetledim. Kitabını da bir o kadar çalıştım. Nedense konular beynimde karma-karışık olmuştu. Sınava girmek istemiyordum, arkadaşlarım zorla beni sınava soktular. Merhum Hocam bana soruları sordu, ben de onlar üzerinde çalışmaya başladım. Benden önceki arkadaşım Aristo Tales’i anlatıyor ve fakat beceremiyordu. Bende buna üzülüyor, bundan dolayı kendi sorularıma çalışamıyordum. Arkadaşım geçmez not alarak çıktı. Hocamın huzuruna ben vardım. Kendi konumu anlatamıyordum. Hocama:”Arkdaşım Aristo’yu anlattı. Benim de kafam o konuya takıldı” dedim. Hocam: “Peki fark etmez Arsto’yu anlat bakalım” dedi. Ben de : “Aristo bir bilim hırsızıdır diye başladım. Bilimleri kendisinden önceki medeniyetin sahiplerinden öğrendi, sonra onları inkâr etti, Çünkü hiçbir bilgin kendisinden önce sağlam bir alt yapı olmadan kendi başına Aristo Tales’te olsa bu bilimleri kuramazdı” diye anlatmaya başladım. Hocam bu tespitimden çok etkilenmiş ve çok şaşırmış görünüyordu. Bana pekiyi not vererek teşekkür etmişti. Şimdi Yunan Ulus’unun kökenini incelediğimde gerçekten onların Türklerden aldıkları bilimlerle medeni olduklarını öğrenmiş odum. İlerleyen zaman içinde bunlardan söz edeceğim.

İnsanlık tarihinde iki öğretmen vardır. Bunlardan birisi Yunanlı Aristo Tales, ikincisi de Uz’luklu Özbek Türk’ü Fârâbî’ dir. Bunlardan anlaşılacağı gibi, Aristo’nun da köken olarak Türk medeniyetinden etkilenmiş olduğu apaçık görülüyor. Uz’lar, Orta Asya’dan dışarı taşmışlar Anadolu, Mısır, Ortadoğu, Balkanlar, Avrupa’ya kadar yayılmışlardır. Bunlardan önemli bir kısmının izlerini Bizans’ta buluyoruz.

MALAZGİRT SAVAŞI 26/Ağustos/1071.

Malazgirt zaferi ile ilgili geniş bir başlık açacağız. O bölüme tıkladığınızda gerçekleri bir-bir göreceksiniz. Malazgirt Savaşı sırasında Bizanslıların safında yer tutan önemli oranda UZ’ lar vardı. Bunlar Hıristiyan Türklerdi. Karşılarındaki ordu da Türk soylu idi. Bunun için Savaş sırasında savaş alanını terk ettiler. Bunun başlıca sebebi şu idi:


ROMEN DİYOGEN VE REY KENTİ

24/Ağustos/1071 Çarşamba günü Alparslan Malazgirt’e ulaştığında bütün müstahkem mevkiler, korunaklı yerler tutulmuştu. İvedi olarak Romen Diyogenes’e bir barış elçisi yolladı. Romen Diyogenes, bu elçiye hakaret ederek barışı reddetti:

“—Yakında atımı Rey’de sulayacağım” dedi.

Diyogenes’in barışı kabul etmemesi üzerine Türk soylu Kumanlar, Peçenekler ve Uzlar Savaş alanını terk ettiler. Şu bilgilere göre Türkler 26/Ağustos/1071 de Malazgirt’e gelerek Anadolu’yu Türkleştirmiş değillerdir. Zaten Türkler buradaydılar. Bunun en görkemli belgesi budur. Hatta 1071 den 1096 yılına kadar tam-tamına 25 yıl Bizanslılar Kumanlar, Peçenekler ve Uzlarla savaştılar. Ancak 1096 yılında yani Malazgirt Savaşından 25 yıl sonra Peçenekleri itaat altına alabildiler. Türkler Anadolu’nun asıl sahipleri olduğu gibi Anadolu adı dahi Türkçedir. Ulu Tanrımın izni ile ANATOLYA>ANADOLU sözlerinin çözümünü yapmış bulunuyorum. Anatolya sözü de, Anadolu sözü de Türkçedir: Bu konuyu incelemek için TURKOMANYA bölümünü açınız.

………………………………………………………….

1- Kindî Felsefî Risaleler. Çeviri-inceleme: Prof. Dr. Mahmut Kaya İz yayıncılık 1994 İstanbul S=4


 
  2017 © Bilge Ata. Tüm Hakları Saklıdır.   Son Güncelleme Tarihi: 05.07.2017Tasarım & Kodlama: ER-AY Bilgisayar