Bilge Ata  
Site içi arama :
 
      Ana Sayfa   |   Din   |   Köken Bilimi   |   Güncel Makaleler   |   Araştırmalar   |   Belgeler   |   Hakkımızda   |   İletişim
 
 
 

 
Anket
Amerikalıların Kızılderililere yaptığı soykırım hakkında ne düşünüyorsunuz?
 Evet Soykırım yapmıştır
 Hayır Yapmamıştır
 Kısmi olarak soykırım yapmıştır

 
 
Ziyaretçi İstatistikleri
Aktif: 58
Bugün: 377
Toplam: 1.110.481
 

Sevan Nişanyan

 

 

 

 

SEVAN NİŞANYAN

 

Bu dosyada Taraf Gazetesinde köşe yazarlığı yapan Sayın Sevan Nişanyan’ın Türk dili ile ilgili yazılarının özgün bir eleştirisi yapılmaktadır. Sevan Nişanyan, Türk dilinin kökenleri hakkında görüşler bildirmektedir. Dilimizin daha sağlıklı, daha bilimsel belgelere dayalı olarak ortaya konulması için bu dosyayı açmış bulunuyoruz. Bundan böyle Sitemizde benzer konularda eleştiriler yayınlamayı planlamış bulunuyoruz.

 Kadim {eskiden de eski} güzel dilimiz Türkçemizin kökenlerine inmeye, eksik anlatımlar olursa doğrusunu ortaya koymaya çalışacağız.

…………………………………………………………………………………………………………………………..

 

 

                            “ Evlek “                                                   

                                                                     Sevan Nişanyan

                                                                              28/9/2009

EVLEK sözü ilgili olarak şu bilgileri veriyor

 

“Karasabanı toprağa saplayıp öküzleri dehledin mi tarlanın bir ucundan öbür ucuna bir yarık açılır. Bu yarığa Anadolu’da evlek derler. Domates fidesi dikmek için çapayla açtığın yarık da evlektir. İstanbul’da otururken ben de bilmezdim, sonradan öğrendim.

1490 küsur tarihli Cami-ül Fürs’te aynen bu anlamda geçiyor. Kim bilir daha eskidir, ama çok-çok da eski değil, Orta Asya’dan gelen pakette yok, Türklerin bu coğrafyada öğrendiği yeni kavramlardan biri. Rumcası auláki diye yazılır, avláki okunur. Rumcadan Türkçeye geçişlerde kalın seslinin çoğu zaman ince sesliye döndüğünü, vurgusuz ekin de düştüğünü daha önce belirtmiştim. Dolayısıyla avláki > evlek.

 Daha da eskiye gidersek antik Yunanca aúlaks, tam aynı anlamda. Sondaki –S eril nominatif ekidir, modern Yunancada daima düşer, sesli ile yapılan ad eklerinden biri gelir, kelime vurgusu da bir sağa yürür. Misal, Eski Yunanca. phálanks sopa, Yeni Yunanca phalánga aynı anlamda. Bizdeki falaka bundan mı gelir diye yüz senedir tartışmışlar, o batağa girmeye hiç niyetim yok. { Deminki kurala göre Türkçesinin * felenk olması lazım. Ama ya direkt Rumcadan değil de Arapça üzerinden gelmişse? Ya Yunancada lehçe meseleleri varsa? Tahmin edemeyeceğiniz kadar muamma bir kelime falaka.}
Tarımla ilgili çok kelime var halk ağzına Rumcadan aktarılan. Misal: ergátis işçi, ırgat tarım işçisi. Dikráni iki dişli çatal, dirgen aynı. Drapáni Azrailin elindeki alet, tırpan da öyle. Gírisma her çeşit çevirme, kirizma toprağı kürekle altüst etme. Neátos yenilenme, özellikle toprağın yenilenmesi için tarlayı bir yıl boş bırakma, nadas aynı şey. Phyton, okunuşu/fitón/, topraktan biten bitki, çoğulu phytiá (/fitya/); fidan ve fide aynı şey. Kopriá dışkı, gübre bunun tarımsal amaçlı kullanılan çeşidi. Mándra ağıl, mandıra keza. Daha var bir yirmi-yirmi beş tane.

 Türkler tarlada çalışmayı kimlerden öğrenmiş dersiniz?

 

EVLEK > aulaks

 

Sayın Nişanyan yukarıdaki adarlı sıralamış. Biz şimdilik kaydı ile iki ad hakkında görüş bildirmedik. İleleyn süre içinde belgelerini elde ettiğimiz zaman onları da açıklamaya çalışacağız. Bu iki söz Nadas, ile gübre sözleridir. Bu iki sözün de Türkçe olduğunda kuşkum yoksa da belge koyduktan sonra açıklamaya çalışacağım

EVLEK sözündeki, -LEK- sonek’i, hacim, ölcü bildirir bir sözdür. Bazen büyüklük, irilik anlamına da gelir. Götlek, götü büyük,  bu söz Niğde Ulukışla Kılan/Aktoprak Kasabasında “KİTELEK” olarak ta kullanılır. Dişlek, dişi büyük, pörtlek, gözü büyük, dışarı çıkık, El-lek, çok ellyen, dil-lek, çok dilli, döş-lek döşü, göğsü geniş, dazlak, saçı dökülmüş, dorlak, büyümekte olan genç çocuk, ödlek, korkak.

Ev sözünden yapılan ev-lek sözü de ev’in ölçüsünü, hacmini bildirmek için yapılmıştır. Ev-lek sözü, tarlaların hacmini, ölçüsünü gösterdiği gibi gerçekte EVLEK, Ev’in bölümleri gibi bölümlemek anlamınadır. Koca-koca tarlaların tamamı birden sürülüp ekilemez. Sürülmesi için bölüm-bölüm ayrılmalıdır. Ekim için de böyledir. 2000 yılına dek, hatta bazı yörelerimizde ekimler şu 2010 yılına girmek üzere olduğumuz çağa kadar da el ile ekilmektedir. Pek çok yöremizde makineli ekim yapılmaktadır. Makineli veya el ile yapılan ekimlerde dahi tarlaların evlek-evlek bölünmesi gerekir. Neresinin ekildiği, neresinin ekilmediği böylece kolayca anlaşılır. Buğday ekilen bir tarlada saçılan buğdayların nerelere saçıldığının bilinmesi gerekir. Evlekler olmazsa ya ekilmiş yerin üstüne bir kat daha ekilir, ya hiç ekilmez boş kalır. Ekilen evlek aralarının kısa zamanda üstünün kapatılması gerekir. Ya yoksa karıncalar kapış-kapışa buğday tohumlarını körelerine çekerler. Tarlaların evlek-evlek sürülerek bölümlere ayrılması, bu bölümler sanki evin bölümleri ölçülür gibi ölçülerek ya bir ağaç ile veya daha çok kara saban ile çizilerek bölünmesi, evlerin yapılması sırasındaki odaların bölümlenmesine benzetilmiştir. İşte buna EVLEK denilir. ayrıca da evlerin yani obanın kurulması sırasında bir düzen, bir intizam gerekir. Evler belli aralıklarla kururlu. Böylece oba hem düzenli kurulmuş olur, hem de düşmanlara karşı korunaklı şekilde kurulur.

Henüz yeryüzünde Yunan diye, Grek diye bir Ulus Yaratılmamışken, Uluslaşma devri denilen çağ başlamışken Balkan ve Avrupa denilen sahalarda Türkler yaşıyorlardı. Bunları zır { sırf } kuru milliyetçilik savları gibi görenler, yayınlamakta olduğumuz çetin belgeleri inceledikçe inşallah beyin ortamları gerçeğin nurlu aydınlığına erişir. Şimdiye dek bizlere öğretilen gerçek dışı bilgilerin ağırlaştırılmış yükünden kurtulmayı hedeflerimiz arasına alırsak, gerçeğin nurlu alanına tez zamanda ulaşırız. Konu ile ilgilenenlerin Tek ana, Tek ata ve öteki Bölümleri yoklamalarını dilerim

EV sözü, öz be öz Türkçedir. Bu söz Avrupa dillerinde korunurken İngiliz dilinde HOME halini almıştır. Bu dillerdeki H harfi düştüğünde söz aslına döner. O takdirde OME olur. B>F>M>P>V harfleri aynı harftir. Bunlar dudak harfleridir. Bir-birlerine dönüşürler. O zaman HOME’ deki M harfi V harfine dönüşür. HOVE olur ki bu söz hiçbir itiraza meydan vermeyecek biçimde OV, UV, EV sözüdür. Fransızcadaki EV de aynıdır Almancadaki, Yunancadaki, Latincedeki de aynıdır.

 

DİKRANİ>DİRGEN

 

Sayın Nişanyan:

 

“Dikráni iki dişli çatal, dirgen” sözünün de Yunanca yani onun deyişi ile Rumca olduğunu söylüyor. Oysa bu sözle ilgili olarak yaptığım çalışmada DİRGEN sözü, Nişanyan’ının sandığı gibi “ Dikráni “  sözünden türememiştir, aksine Dikrani sözü, Yunan dilinde kalan Türkçe DİRGEN sözünden bu şekle girmiş halidir. { TİR-KEN ve TİR-KEN-MEK sözleriyle ilgili çok çarpıcı belgeli araştırmalarım inşallah yakında yayına girecektir. O zaman o bölümü yoklayınız.} Direnmek>Tirenmek, direnç, direnici, direnenler, direnç göstermek, sözleri Türkçe sözlerdir. Bundan alınarak, önceleri ağaçtan yapılan iki, sonra üç, dört beş çatallı, saplı çalı, çırpı, sap, saman gibi nesnelere batırarak kaldıran bu aygıtın bu direnmesinden, sağlamlığından dolayı ona DİRGEN, TİRGEN denilmiştir. Türkçedeki kurala göre G-Ğ harfleri zamanla yutulabilir. Tavışgan sözündeki G yutulursa TAVŞAN kalır. TAMGAK sözündeki G yutulursa TAMAK. T>D dönüşümüyle DAMAK kalır. DİRGEN’den de G yutulursa DİREN kalır.

 

DRAPANİ>TIRPAN

 

Sayın Nişanyan:

 

“Drapáni Azrailin elindeki alet, tırpan da öyle.” diyor.

 

Oysa köken bilimi/mitology/mitoloji Nişanyan’ının iddialarını bir çırpıda siliyor. Yunanca DRAPANİ, Azrail’in elindeki alet değil, aksine Dimitri’nin kuşandığı alet idi. Bu aygıt tarım aygıtı idi. Azrail’in tarım aletleriyle/aygıtlarıyla ne ilişkisi olabilir? Oysa Dimitri Tarım İlâhesidir. Nişanyan’ın yukarıda Yunan’a, Rum’a ait olduğunu sandığı bütün tarım aletlerini kuşanan Dimitri’dir.

 

          “ DİMİTRİ  { dhmhtrh } “

 

                “ Yunan ilâh'ları içinde en çok Yunanlıymış gibi görülen ve Yunanlılığı da en çok inkâr edilen, pek çok belirsizlik ve karışıklığa bürünen ilâhe: Dimitri'dir.

            { dhmhtrh } Dimitri, tarım ilâhe'sidir. Dimitri sözünün türeyişinde gerek kadîm Yunan bilginleri, gerek daha sonraki mitologlar, büyük çaba sarf etmişlerse de, bu sözün kökenini bir türlü bulamamışlardır. Özellikle son zamanlarda bu sözün ne Yunanca, ne de Aryanice bir dile âit olmadığı ve Semitik dillerden de hiç birisine yamanamayacağı ortaya çıkmıştır.

Dimitri'nin yabancı kökenli olduğunda, Yani Yunanlı olmadığında kadîm yazarlar ittifak etmişlerdir. 1  Aros Mermerin'e göre: Bu ilâhe M.Ö. 15. yüz yılın başlarında Yunanistan'a gelmiş olduğu anlaşılmaktadır.2  

Heredot açıkça iddia eder ki; Dimitri; Palasg Soy'unun en ilkel zamanlarından kalma, en kadîm ilâh'larından  biridir.3 Hattâ bundan dolayıdır ki, Argos'taki tapınakta, bu ilâhe'ye Dimitri Palasgıs diye tapınılırdı. Argolid'de; Dimitri Misya unvanına sahip idi.4 Mis’ler ise Asya halkı ve Kar'lar ile Lid'lerin kardeşi idiler. 5 .

             Mösyö Autran; bu ilâhe'den bahsederken: “Yunan ilâhe'lerinden birisi daha bizi Asya'ya göndermektedir" der. 6

.............................................................................................................................................

        1}  Fokar : Eluzi esrarı sayfa 40.-;  2}  İzis.-; 3} Heredot C=2. S=171.

        4}  Pozanyas=7, 27,4.;    5}  Heredot.; C=2, S=171.-;  6}  Tarkondemos s= 31

……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..       

 

Şu hâlde Dimitri' yi de Türk kökeninde aramak lâzımdır. Gerçekten bu ilâhe, Türkçe iki sözden bileşik bir ad taşımaktadır. Bunlardan birisi: DİM; öbürü TARIĞ; sözüdür. Tarığ Türkçe de tarım ve hububat anlamınadır. 7 Öyle ise sözün son parçası, ilâhe'nin esas doğa'sına tamâmen uygundur. Ancak bu sözden önce gelen “dim” sözünün anlamını tespitte ne kadar çok uğraştığımı itiraf etmeliyim. Uzun süre bu sözün Türkçe “Tim” sözü olduğu düşüncesini taşıdım. Tim, Türkçe şarap ve şarap tulumu; Timci, şarap satan, şarapçı anlamına 8 olup, bu itibarla ilâhe'nin hem tarım, hem de bağcılık ilâhe'si olduğu düşüncesini taşıdım. Gerçekten İlâhe'ye sunulan fidyeler, heykelinin önüne hububat başakları, meyveler, üzümler, bal peteği, yeni eğrilmiş yün ipliği gibi hep tarıma ve tarımsal sanayi' e ve bağcılığa ait şeylerden olması 9 düşüncemi pekiştiriyordu.       

               Fakat bu tarz yorumda daima şüpheli ve endişeli kaldım. Hiçbir vakit bu sorun'u tahlil ve açıklama ile uğraşmaktan ayrılmadım. Gerçekten sözün {dhmhthr} Dimitir şekli yanında nâdir de olsa { dhmhteira, dhmhtra } Dimitaira Dimitra şekilleri de vardır. Bunun anlamını Yunan kaynağında arayanlar sözü { dh-mhthr } Dimitir şeklinde bölerek, baştaki hecede bulunan  { d } D harfini { g }  G harfine çevirerek {ge-mhthr} gametir hâline koyduktan sonra {yarana} anlamını verirler. Hâlbuki { d } D harfinin  { g }  Ğ' ye dönüştüğünün örneklerini gösteremezler. Bunu Arnavutçada ararlar.10 Tabi'iki, bu tarz yorumlar inandırıcı olmaktan çok uzaktır.

...........................................................................................................................................................................         

7} Divan-ü Lüğat..-; 8}  aynı Eser.

9} Pozanyas, 8, 42,5.-; 10} Yunan, Roma Atikiyat Kamusu C=2.  S=1022 ye bak

……………………………………………………………………………………………………………………………...                 

 

ERA konusunda hatırlattığımız gibi, Yer anlamına olan { gaia } YAİYA sözü de Türkçe ise de,   { g } G harfinin Y harfine dönüştüğünün Türkçe de dahi örneği yoktur.

Bununla birlikte bu sözün bölünmesi gerekince yukarıda söylediğimiz gibi { dhmh-threia } Dimi-tiriya şeklinde bölünmüş olmak zarureti vardır. Söylediğimiz üzere 2. parçada geçen { threia thra, thr } sözü ise Türkçenin { tarig }Tarığ=Tarı sözüdür ki, TARIM demektir.

                Fakat 1. parçada geçen “ Dim ” sözünün yine bir türlü anlamı açıklanamadı. Çok gariptir ki sonunda sorun'un anahtarını ufacık bir notta bulduğumu sanıyorum. Yunan ve Roma Atikiyat Kamûsu'nun 2. cildinin 135. sayfasının 466. notunda Le Norman:" { Bu ilâhe } bazen { dhmo} Dimo diye adlandırılmıştır. Bu sözün bu kadîm şekli DURİ’LERİN//DURU'LARIN { damia } DAMYA' SI gibi görünüyor." der.  

                Bu notu oldukça dikkâte değer buldum. Demek oluyor ki { dimi, dimo } { dhmo , dhmh} sözleri DURİ’LERİN/DURU'LARIN ağzında { damia } Damya tarzındaymış. Şu hâlde bu söz Türkçe { dam=tam } olmak lâzım gelir ki, o da: VATAN sahibi olmak ve istikrarı ifade eden EV anlamınadır.

                Bu güne kadar olduğu gibi Türkçede dam: bina, duvar anlamına olup yerleşme ve istikrar içinde olduğundan " EV "e de dam denilir. TARIM ile EV'İN çok sıkı ilişkisi vardır. Çünkü Tarım istikrarı gerektirdiği gibi, istikrar'da ancak bir dam altında olabilir. Buna göre Türk'ler; tarım hayâtına başlayınca; dam yapmaya da başlamış olduklarından dam ile tarığ, birbirinden ayrılması mümkün olmamış ve bunları korumaya özel sandıkları gizli güç veya muhayyele' nin adına da DAM ve TARI demişlerdir. Bu DAM-TARI sözü, böylece:  { Dimitiri } olmuştur. Aşağıda Tezmoforos konusunda konu daha çok açıklık kazanacaktır. Bunu pekiştiren bir başka hâl'de, Girit'te, Terezen’de bu ilâhe'ye: { Damya-Ökezya } denilmekte olduğu hakkında belgelere ulaşılmıştır. Burada da Damya; dam sözü olduğu gibi Ökezya {*} Öküz sözüdür. Öküz ile ekin yani tarım arasındaki ilişkinin ayrılması imkan dışıdır. Hattâ o derece ayrılmazlar ki, Türkçede her iki şey aynı köken ile ifâde olunmaktadır. Çünkü Tarığ=Tarım; Turuğ  ise öküz demektir. Demek ki bir taraftan ilâhe'ye { dam-tarığ } sözünden { Dimitri }  denilmekte iken öbür taraftan { Dam-öküz } sözünden { Damya-Ökezya } deniliyordu. Bütün bu durumlar, { Dimitri} sözündeki { Dimi }'nin Türkçe { dam } olduğunu gözümde ispat ettim.

                Türk Soy'unun en kadim devirlerde, insan cinsinin henüz ağaç kabuklarıyla, otlarla, avlarla yaşadığı o ilkel devirlerde Tarığ'ı-tarımı icat ederek tarımın nîmet ve refâhından yararlandığı, artık kabul edilmelidir. Türk Soy’unun bu nîmet ve refâhı, bütün insan soy'una yayarak Cihân'ın asıl medeniyetini kurduğunu bu { DİMİTRİ } sözüne âit ayrıntılardan başka hiçbir şey; daha açık bir şekilde anlatamaz.

                Kadîm Yunan'ın tarıma âit hemen-hemen hiçbir terimi yoktur ki, orada Türklükten bir damga vurulmuş olmasın. Sabanları, çift sürmeleri, hasatları, harmanları, hubûbatı, meyveleri, tarım hayvanlarının evcilleştirilmesi vs. gibi, baştan-başa Türkçe sözlerle anlatılan şeylerdir ki, tarımın Yunanistan'a Türkler tarafından getirildiğini ve bununla birlikte Tarım ilâhının da Türk dînî inançlarından, mâ'neviyât'ından ibâret bulunduğunu ispat etmektedir.

               Dimitri, ürün vermek ve beslemek niteliği ile { anacidora } Anakidora 11 Ağlaodora 12 unvanlarını alır. Bu unvanlardaki Anaki-Ağlao sözlerini açıklamadan önce bunların sonuna eklenen { dora } sözünü anlayalım. Dora sözü, bizim { darı } olarak kullandığımız sözdür. Gerçekten hem tarım, hem hubûbat anlamına gelen { tarığ } sözü, bizim batı ağzımızda hubûbat anlamında darı şeklinde kullanılageldiği gibi, bugün hububattan çok bilinen sarı renkli ufak taneye/mısır verdiğimiz ad'dır. Ancak darı konusu, anlam itibariyle genellikle hubûbatı ifâde eder. Bu söz, Arapçada dahi aynı değişime uğramıştır. Bugün darı cinsinden olan ufak hububata Yemende, dura denilmektedir. İşte Yunanlılarda da darı sözü, dora şekline girmiştir; hububat anlamınadır.

 

..................................................................................................................................................................

               11} Hezikiyos–Hesikios { dhmhtrh  }..-;  12} Velker – welcker. Op.Ir.  T ll. P.469

……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

 

Bu sözün bileştiği { Anaki } { Aglao } sözlerine gelince; bunlarda tamimiyle Türkçe sözlerdir. { Anaki }, Anaka; Türkçe süt ana, yani mürebbiye, besleyen, gıda veren anlamınadır. Şu hâlde { Anaki Dora } besleyen, gıda veren hubûbat anlamına gelir. Zâten Yuna’lıların da bu sözden anladıkları anlam budur.

{ Aglao } Türkçede, Ağlağu sözüdür ki, nîmet içinde beslenen ve yetişen 13 anlamınadır. Şu hâlde gerçekte hububat özenle ve insanların gayretleri ile yetiştirilmekte olduğu için bu unvan verilmiştir. Ağlao dura, özenle yetişen veyahut nimetiyle insanlığı besleyen hububat anlamınadır.

Bu unvan, Bahçelerde yetiştirilen meyvelere de verilmiş bir unvandır ki, buna { aglaocarpoV } ağlao karpos 14 derler. Bu tabir, Dimitri'nin niteliklerinden biri olduğu gibi yine meyvelere ek olarak palakarpos { polokarpoV } 15  { karpojoroV } karpoforos vs. gibi unvanlar da alır. Burada da meyve anlamına gelen Karpos sözü Türkçenin körpe sözünün başka bir şekilde bozularak kullanılışıdır. Körpe, Türkçe'de her şeyin tazesine denilir. Özellikle meyvelerde kullanılır. Bazen belirterek körpe yemiş denilir ki, kuru meyveye karşılık olarak söylenir. Körpe yemiş tabirinden yemiş sözü – Kırıt arpa- sözünde olduğu gibi-düşmüş, körpe sözü, karpos şekline girmiştir. Şu hâlde Aglao Karpos; terbiye ve özenle yetiştirilen meyve demektir. Bunun zıddı olan yabani meyveye; { agriokrpoV } ağrıyokarpos deniliyordu ki, Türkçede { ağrık } sözü, acı ve ıstırap anlamına gelmesine ve yabani meyvelere de hem tadı acı, hem de mideye ıstırap vermesine göre bu nitelik verilmiştir.

 

...........................................................................................................................

               13}  Divan-ı Lügat-i Türk.;-;  14}  Homer..-;  15}  Pozanyas 8,53,3 Aristofan 382

………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

 

Karpoforos meyve veren anlamına ilâhe'nin bir sıfatıdır ki, buradaki {Foros} daima, görüldüğü üzere Türkçe { beriş}{veriş } sözünden ibarettir.  { Körpe veriş }= karpofurus  meyveleri veren ilâhe anlamınadır.

             { Poli Karpos } tabirindeki poli Türkçe'nin bol sözüdür. Genişlik, bolluk anlatır. Şu hâlde { Poli karpos } bol meyve veren, meyve bolluğu demektir. Yunancada da anlamı budur. “ 16

………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

              16} Yunandan Evvelki Türk Medeniyeti Yusuf Ziya İstabl 1928 S=206 Arap harfleriyle

…………………………………………………………………………………………………………………………………………………

 

Ağrık sözü, Çukurova’da ağırlık, yük, sıkıntı anlamlarında kullanılır.

             Şu açıklanan belgelerden de anlaşılacağı üzere Yunan Medeniyeti denilen Medeniyetin gerçekte bir Türk Medeniyeti olduğunu artık pek çok mitolog kabul etmeye mecbur olmuştur.

 

DRAPANİ>TIRPAN

 

Sayın Nişanyan’ın

Yunanca olduğunu sandığı DRAPANİ>TIRPAN sözüne gelince, bu söz dahi öz-be-öz Türkçedir. Türkçe de birçok nesneyi, birçok varlığı, birçok dalı, birçok otu, birçok ekini bir vuruşta kesmeye, biçmeye TIRP denir. TIRP-TIRP düşürmek, TIRPADAK düşürmek, kesmek, biçmek anlamınadır. TIRP sözünün ardına eklenen AN eki de Türkçedir. Özellikle Türk dili sondan eklemeli dillerin de anası, köküdür. Türk dili çekimli yani bükümlü dillerden değildir. Bu AN eki yapım ekidir. İş, eylem, hareket, faaliyet bildirir. ÇIRP-MAKTAN; ÇIRPAN, KIRP-MAKTAN KIRPAN, ÇARPMAK-TAN ÇARPAN; SERP-MEKTEN SERPEN, TIRP-MAKTAN DA TIRPAN olmuştur. T>D yumuşamasıyla DIRPAN şekline dahi girebilen bu söz, Yunan’ın uluslaşmasından sonra onlar tarafından korununca DRAPANİ şekline girmiştir. Bu sözdeki asıl kök ve ek’in Türkçe aslı gibi korunmuş olduğunu apaçık görüyoruz. DRAP-AN, DRAP sözün kökü, AN ise ekidir.

 

PHYTON>BİTEN>FİDAN           

            

             Sayın Nişanyan;

 

“Phyton, okunuşu /fitón/, topraktan biten bitki, çoğulu phytiá (/fitya/); fidan ve fide aynı şey.” diyor.

 Sayın Nişanyan, Phyton, sözüne dikkatle bakılınca bu sözün Türkçe olduğu anlaşılabilecek bir açıklıkta idi. kavranılamamış olabilir. Sayın Nişanyan Aslında bu sözün anlamını da yazmış idi. Çünkü sözün anlamı, sözün kendi kalıbında apaçık görülüyordu. Phyton, sözünün biten, bitki anlamına geldiğini Sayın Nişanyan zaten yazmış idi. Bu söz biten, bitki demektir ki, bitki sözü de biten sözü de Türkçedir. Dikkatli bir bakış ile bakılırsa FİTON sözünün kalıbı da, anlamı da hatta okunuşu da mota-mot Türkçe BİTEN demektir. Daha önce arz ettiğimiz gibi B>F>M>P>V harfleri aynı harftir. Buna göre FİTON sözündeki F harfi yerine B harfi korsak BİTON, P harfi getirirsek PİTON olur. P diyalekt’ini Karadenizli Türkler kullanırlar. BİTEN sözünün Yunan dilinde korunması sırasında FİTON şekline dönüşmüş olması oldukça normal bir süreçtir. Bu sözün çoğulunun phtya/fitya olduğunu, fidan ve fide’nin de aynı anlama geldiğini Nişanyan yazmış idi. Fidan, fide ise yeni biten demektir ki, bunlar Yunan ağzında kendini apaçık göstermektedir.

 Bit sözü fiil ve buyruk kipidir. Zaten Türkçe insanlığın ilk konuştuğu dil olması hasebi ile tek heceli bir dildir. İlk insanların karışık, muğlak, bir dili konuşmamaları, anlaşılamayacak bir şey değildir. İlk insanların konuştukları dilin tek heceli kısa, net, anlaşılır sözlerden olmaları gerekliydi. Uluslaşma dönemlerinden sonra ise çekimli diller oluştu.

 

BİT>BİTİK

 

Bit sözü bitmekten buyruktur. Bu sözden alınarak kitapların, defterlerin yazılıp bitmelerinden dolayı BİTİK denilmiştir ki, bitmiş demektir. BİTİK sözü ayrıca da yazıların kâğıt ve benzeri nesneler üzerine bitkilerin toprak üzerine bittiği gibi bitmiş olmalarından dolayı da kitaplara, mektuplara BİTİK denilmiştir.

 

              BEYT> BİT> EV

 

              Beyt sözü ev demektir. Arapçadır. Bu söz, BİT sözünden alınmış görünüyor. Evlerin daha doğrusu çadırların, haymelerin, alaçıkların yeryüzüne dikildikleri sırada onlara BİT denilmiştir ki, BİT-MEKTEN buyruk kipidir. Böylece bu söz Arapların uluslaşmalarından sonra onların dilinde korunarak günümüze dek gelmiştir. Evlere, çadırlara, alaçıklara BİT>BEYT denilmesi, onların hem yerden biter gibi, yapılıp yükselmeleri ve hem de bitki gibi bitip yükselip sona ermeleri yani yapılıp tamamlanmalarından dolayı da BİT>BEYT denilmiştir. Bu söz BT şeklinde yazıldığı için Arap dili oluştuğu yani, Araplar Uluslaşamaya başladıkları sırada yazı sembolleri de Arap yazısına dönüştüğü sırada onlar da BT sembolü ile yazmaktaydılar. Çünkü Arap ve İbrani dillerinde sesli harf yoktur. Buna göre Y harfi sesli harf yerine kullanılmıştır. Bu yüzden BT>BİT sözü Y ile okunma devri başlayınca BYT şeklinde okunur olmuştur. Nitekim Avrupalı dillerde de Y harfi sesli harf yerine kullanılır. ENER-GY>ENER-Jİ sözünde olduğu gibidir.{Energy/enerji bölümünü yoklayınız.} TYREN Denizi, buradaki Y harfi İ okunur, ama aslında Ü ve U okunabilir. O takdirde TÜREN ve Hatta TURAN Denizi şeklinde okunmalı, bu denizin Türklerin denizi olduğu, adını da ilk ataları olan TURAN’DAN aldığı artık saklanamamalıdır. Hatta o bölgeleri il olarak Yurt edinen Türklerin kurdukları bir Kent’e TYRAN adını vermeleri de çok önemlidir. İşte buradaki Y harfi de sesli harf yerine kullanıldığı sırada İ okunmuştur. Aslında U-Ü şeklinde dahi okunabilir. Buna göre TİRAN>TURAN demektir ki TURAN; Türk’ün oğludur. Türk te Yafet’in>Yafes’in oğludur. Yafes ise Nuh {sav} Atamızın oğludur. TİRAN bu günkü Arnavutluk’un Başkentidir. Arnavut sözünün uluslar arsındaki resmi adı ALBAN, Ülkenin adı ise ALBANİA>ALBANYA’DIR.

 “Türkler aslında yirmi boydur. —Bunların hepsi Tanrı kutsal kılası- Yalavaç Nuh oğlu Yafes, Yafes oğlu “ TÜRK “ ‘e dek ulanır. Bunlar -Tanrı Kutsal kılası- Yalavaç İbrahim oğlu İshak, İshak oğlu Iysu{ısu-ıs}, Iysu  oğlu Rum’u andırır. Bunlardan her bir boyun birçok oymakları vardır ki, sayısını ancak Ulu Tanrı bilir.” *

………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..

*} Divan-ü Lügat-it-Türk Kaşkarlı Mahmut Besim Atalay çevirisi. TDK. yay C=1. S=28

………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………….

 

GİRİSMA>KİRİZMA

 

Sayın Nşanyan şöyle diyor:

 

“Gírisma her çeşit çevirme, kirizma toprağı kürekle altüst etme.”

 

Sayın Nişanyan; Girisma, Kirizma sözünün de Yunancadan Türkçeye geçtiğini sanıyor. Oysa bu söz kadim devirlerden beri süzülüp gelen Türkçe bir sözdür. Taaa 2500–3000 yıl önceden beri Türk Milletinin ne denli büyük bir Medeniyet savaşı verdiğinin belgelerinden birisi de işte bu sözde yatıyor. Bu belgeyi tanımak isterseniz, şimdi kızıl Çin işgali altındaki Uygur Özerk Bölgesine bir sefer yapınız. Çin’de Çin Seddi arayanlar, kendi öz atalarının Medeniyet eserlerini neden görmezlikten geliyorlar? Uygur Özerk Bölgesine giderseniz orada Turfan Kentini görürsünüz. Turfan’a vardığınızda bu Kente çölün altından su getiren KARIZ’I mutlaka inceleyiniz.

Karmak, karıştırmak alt-üst etmek demektir. Kar sözüne eklenen MAN eki bu gün bizim özellikle Osmanlıca Türkçesi ile sözlük yapan üstatlarımızın hiçbir ciddi incelemeye tabi tutmadan aldıkları ve başına da F yani Farsça damgası yapıştırdıkları binlerce Türkçe sözden birisi de bu talihsiz HAR-MAN>KAR-MAN sözümüzdür. Karmak, karıştırmak sözü, alt-üst etmek demektir. KARIZ sözünün kökü de KAR sözüdür. Man eki büyük işler için de kullanılır bir ek olduğunu tarihi belgelerde buluyoruz. Kirizma, Grisma sözü hiçbir tevile gerek olmayacak bir yalınlıkla Türkçedir.

 

FALAKA

 

Sayın Nişanyan Falaka sözü için şöyle diyor:

“Misal, Eski Yunanca. phálanks sopa, Yeni Yunanca phalánga aynı anlamda. Bizdeki falaka bundan mı gelir diye yüz senedir tartışmışlar, o batağa girmeye hiç niyetim yok. { Deminki kurala göre Türkçesinin * felenk olması lazım. Ama ya direkt Rumcadan değil de Arapça üzerinden gelmişse? Ya Yunancada lehçe meseleleri varsa? Tahmin edemeyeceğiniz kadar muamma bir kelime falaka.}

Sayın Nişanyan,

Ne phálanks, ne phalanga ve ne de falaka sözleri muamma değildir. Bu sözlerin hepsi BAĞLA-MAKTAN bu şekle girmiştir. Bağla sözü, Yunanlıların dilinde Pelasglardan kalma bir sözdür. Yunan denilen sahada henüz Grekleşme yok iken o bölgeler tamamen Türklerle meskûn idi. Uluslaşma denilen Gen Fırlamaları, DNA’  kaymaları devri başladığında bu ve daha binlerce Türkçe sözler Grekleşen bu Ulus’un dilinde korundu-kaldı. Yeni dil edinmeleri sebebiyle de sözler kimi zaman incelirken, kimi zaman kalınlaştı. BU BAĞLA sözü orada BALANGI, BAĞLANTI şeklinde korundu. Türkçede.

“BAĞLANKIDAN/BAĞLANĞI’DAN BOŞANMIŞ” gibi şeklinde bir deyimimiz bulunmaktadır. BAĞLAĞI>BAĞLANKI>BAĞLANTI>BAĞLANGI şeklinde dahi kullanılır. Bağlankı sözünün Palank, palankı şekillerinde söylenmesi oldukça kolaydır. Bunu o günün Türkleri kullandıkları gibi bu gün bizler de Anadolu’da seve-seve kullanıyoruz. Bunları tespit edebilmek için Anadolu’ya inmek gerekir.

 Falaka denilen ceza şekli, ayaklar bileklerinden iplerle bağlanır. İpler bir sırığa sarılır. Sırık, iki kişi tarafından karşılıklı olarak tutulur. Dövülecek kişinin bağlanmış olan ayakları bu sırık yardımıyla havaya kaldırılır. Sopayı atacak kişi, sırık ile bağlanmış ayaklara sopayı vurur. Buna FALAKA denir ki Bağlı, bağlanmış demektir. Ayaklar sırığa bağlanıp yukarı kaldırılan ve sopalanarak verilen bu ceza şekline PALANKA,>BAĞLANKA,>BAĞLANMA,> BAĞLANKI,>BAĞLANTI denilmesi, hem cezanın uygulanışına ve hem de işin niteliğine uygundur. İşte bu Bağlanmadan alınarak atılan sopaya zamanla sopa, sopalama, sopa atma deyimi ad olarak verilmiştir ki BAĞLAKA>PALAKA>FALAKA terimi SOPA anlamını kazanarak bu işe ad olmuştur. Bu sözün anlamı bu iken, bu terimin yüz yıldan beri çıkmazlara konu olmasıyla ne ilgisi vardır?

 

MANDIRA

 

Sayın Nişanyan Mandıra hakkında şöyle söylüyor

 

“Mándra ağıl, mandıra keza. Daha var bir yirmi-yirmi beş tane.”

 

Mandıra sözü ilk bakışta bu haliyle sanki Nişanyan’ı doğrular gibidir. Oysa sözün köken bilgisini incelediğimizde hiçte öyle olmadığı ortaya çıkıyor. Daha önce söylediğimiz gibi B>F>M>P>V harfleri tek harftir. Bunlar bir birlerinin yerine geçerler. MANDIRA sözünün başındaki M harfi B harfine dönüştüğü zaman Mandıra sözü>Bandıra şekline girer.

Bandırmak sözü, bir nesneyi, sulu-sıvık bir nesnenin içine daldırmak anlamına gelir. Bu daha çok yemeklerde kullanılır bir terimdir. Kaşığı yemek yenilen tabağa daldırmak bu anlamı içerir. Eskiden bizim çocukluğumuzda 1940 lı 1950 li yıllarda tahta kaşıklar olurdu. Bunu da bulamaz, yufka ekmeği kaşık gibi yapar yemeğe bandırırdık. Bunun adına: “ BANAK “denir ki, banılacak yer demektir. Türkçede AK eki genellikle yer adı yapar. Yun-maktan>Yunak, Kon-maktan Konak, bin-mekten BİNEK, gibidir.

Mandıra dediğimiz yerler, süt, yoğurt, ayran, tereyağı, peynir gibi ürünlerin üretildiği yerlerdir. Bu yerlerde bu ürünlerin bolluğundan dolayı buraya BANDIRA denilmiş olması uygun düşer. Hem süt ürünlerine banılacak yer, hem de bu ürünlerin yapılması sırasında bir-birine banılabilecek yerlerdir. Sütü yoğurt yaparken, süte mayayı bandırmak, peynir yapılırken peynire mayayı bandırmak iyice yedirmek, içine işlemesini sağlamak için de denilmiş olmalıdır. Ayrıca da “Bal tutan parmağını yalar “ denildiği gibi, süte-yoğurda yağa banmak anlamına da gelir bir sözdür. 

Mandıra sözünün zamanla ağıl anlamını kazanması mümkündür.

………………………………………………………………………………………….   

 

 

                                                                                                                         

                     “Hırsız Vasili                            26-10-2009

 

           “VASİLİ-Başlık, Başkan, Reis”           Seven Nişanyan

 

“Malazgirt’te Türkler Bizans devletinin canına okuyunca yalnız beylik kurmaya hevesli Türk komutanlara değil tabii, Bizans düzeninde şu ya da bu nedenle canı sıkılan Ermeni beylere de gün doğmuş. Bakıyoruz, 1071’i izleyen 15 yılda Anadolu’da imparatorluk ilan eden, orda-burada kale zapt edip beylik kuran, fetihlere girişen bir düzine kadar Ermeni asıllı Bizans askeri var. Sonra bunların soyuna ne olmuş bilmem. İhtimal,

a} fütuhattan vazgeçip marangoz-terzi oldular,

b} devir bunların devri deyip hidayete erdiler, çocuklarına da tembih ettiler “oğlum Ermenice konuşma şimdi laf eden olur” diye.
Buyurun, Emin Oktay’ın tarih kitabında yazmayan türden bir hikâye. “Büyük Ermeni beylerinden” diye tarif edilen Koğ Vasil, 1082 senesinde Behesni yakınındaki Keysun kalesini zapt edip hükümdarlık ilan etmiş. Adıyaman ve Maraş illerini kapsayan alanda hüküm sürmüş, Birecik padişahı olan Ebul Garib ile beraber {adına bakmayın, o da Ermeni} çok cenklere katılmış. Hangi icraatından dolayı Koğ yani “Hırsız” lakabını kazanmış bilmiyorum.
1113’ te ölünce yerine yeğeni DIĞA {“Oğlan”} VASİL geçmiş. Fırsattan istifade Urfa’nın Fransız hükümdarı Baudoin du Bourc buna savaş açmış. Oğlan Vasil uzaktan akrabası olan Bizans imparatorundan yardım istemiş; o da “al sana bu yetsin” diye Peçenek Türklerinden bir süvari birliği göndermiş. Yardım işe yaramamış, heyhat, Baudoin harbi kazanmış. Vasil’i yakalayıp gözlerini kör etmiş, ama sonradan acıyıp İstanbul’a gitmesine izin vermiş.
Behesni’nin şimdiki adı Besni, Adıyaman’ın ilçesi. Süryanice bir isim olmalı; yanılmıyorsam “Kaleli” ya da “Kaleiçi” gibi bir şey demek. O yöredeki yer isimlerinin çoğu Süryanice-Aramicedir. Buna karşılık Keysun Rumcaya benziyor, tıpkı Kayseri’deki Muncusun, Tavlusun, Hormusun, Aksaray’daki Mamasun’la Dadasun, İçel’deki Apsun, Sivas’taki Mudasun ve Kesresun gibi.”

…………………………………………………………………………………………………………………………….

 

KOĞ VASİLİ> HIRSIZ VASİLİ

 

Vasili sözü binlerce yıllardan bu yana Türkçe bir sözdür. Bu söz Yunanlıların Grekleşmesinden sonra BASİLOS> VASİLUS şekline de girmiştir.

 

“ bassileus >BASİLOS*=PRENS>HÜKÜMDAR> KAAN> BAŞLIK “    

………………………………………………………………………………………………………………………….

*} Bu söz Köny'nin Yunanca olmadığını açıkladığı sözlerdendir. Kaluç'ın yayınladığı listede de var.

……………………………………………………………………………………………………………………………… …………………..                                                                                                                                                        

 

        “ Yunan dilinde prens ve hükümdâr anlamına gelen  vasilus { basilus } sözünün Türkçe başlık sözünün aynı olduğu, sâdece sözlerin karşılaştırılmasıyla, hemen göze çarpmakta ve zihne kanâat vermektedir görüşündeyim. Çünkü her iki sözün bünyesi, tamâmen aynı, anlamları tamâmen birdir. Yalnız Türkçe'nin sonundaki { ık-ik } hecesi Yunanca { eus } şeklinde bir tahrîfe { değişim }'e uğramıştır. Türkçe { ık-ik } ile biten sözlerin Yunanca { eus } ile bitmesi, hemen-hemen bir kural gibidir. Nitekim Lidya Kıralları'nın  unvanları olan BASRIK sözünü de  BASİREUS  { Basireus } şeklinde zapt etmişlerdir.

Türkçede BAŞ, her şeyin üstünde bulunan, emir ve kumanda eden şey olduğu gibi, başlık ta, başa geçirilen, başa konulan şeydir. Bu anlam ile başa giyilen şey'e başlık denildiği gibi, bir ulus'un başına geçirilen, buyruk ve kumanda yetkisine sahip olan kimseye de; BAŞLIK denilir. Bu itibar iledir ki, prenslere, hükümdarlara ve kumandanlara başlık unvanı verilir.  Gerçekten hükümdârların lâkapları, Türkçede kadim zamanlardan beri çok değişikliklere uğramıştır. Bu değişikliklerde Hükümet ve Devlet Yönetiminin genişlik ve öneminin çok etkisi olduğu gibi; Devleti oluşturan oymak ağızlarının da büyük etkileri olmuştur. Böylece Başlık sözündeki kumanda, prens ve Hükümdar anlamı yine korunmuştur.

             Gariptir ki, Orkun/Orhun Yazıtında bu söz; Yunanca ağza daha yakın bir söylenişle yazılmış, kâh kumandan, kâh prens, Bey anlamına kullanılmıştır.

              "Tahrir ve telaffuz başlayu" şeklindedir ki:

            

BASİLEUS bassileus =Başlaio bachlaio ,  öbürünün aynıdır.   

Anlam itibariyle de aynıdır. " Kültekin başlayu kittimiz=Kültekin kumandasında gittik." Burada açıkça kumandan anlamına kullanılmıştır. " Tatabı Budun başlayu= Tatabı Boy'u Prensi " Yazıt'ın öbür yerinde " Başlığığ yükündirdim=Kumandanı { yahut prensi } diz çöktürdüm" Bu hâl gösterir ki, BAŞLAYU sözü, BAŞLIĞ sözünün  bir çekimi olarak Türkçede, daima kumandan ve prens anlamına kullanılmıştır. Yunan dilindeki basilus da, bu sözün aynıdır.          

   BASRIK ta; Lidyalılarda hükümdar unvanlarından idi. Bu basrık sözünün, başlık sözüyle bir ilişkisi yoktur. Bu söz basmak kökünden doğmuş görünür. Yönetimi altındaki halkın davranışları üzere ağır basarak, onları düzen ve âhenk içinde tutan zat anlamınadır. Divan-ü Lûgat-it-Türk bu söze dayanarak bir darb-ı mesel getirir: Bu ise bizim söylediğimiz anlamı tam karşılar: " Yer basrık'ı tağ, budun basrık'ı bay'dır." * Yani Dünya üzerine basarak onu sâbit ve dengeli bir tarzda durduran dağlardır. İnsanların üzerine basarak onları düzen ve âhenk üzere bulunduran bey, yani prens ve hükümdardır.

             Şu duruma göre Lidya kırallarının unvanları olan Basrık sözü, bu günkü Türkçe'mizde tam baskı sözüdür.

             Görünüyor ki, Yunanistan'a gelen Yon'lar, Lelekler, Kar'lar, Ahaî'ler, Danailer, Palasg'lar vs. Kırallarına Başlık veya Orkun dili'nce, Başlayu unvanı veriyorlardı. Bu unvan, Yunan ağzında basilus olarak korunuyor, günümüze kadar böyle kalıyordu. Yunan Hükümdârlarının unvânı bile Türkçeydi. Böyle bir Ulus'un {Milletin} mensup olduğu Soy'un kimliği hakkında başka  delile gerek var mı? Ancak şunu ekleyeyim ki, Kadîm Yunan’ın siyâset hukukuna giren Türkçe sözler, yalnız başlık sözünden ibâret değildir. Aşağıda görülecek sözlerden anlaşılacağı üzere, hükümdarlığın bütün nitelikleri  { sıfatları } ve bütün huy ve tabiatlarını { doğa'sını ] ifâde eden sözlerin hepsi... Türkçedir.” *

……………………………………………………………………………………………………………………………

*} Yusuf Ziya age. S=120

…………………………………………………………………………………………………………………………….

 

1071 tarihlerinden önce bile Ermeniler arasından VASİLİ sözü prens, bey, hükümdar, kıral ve kumandan anlamlarına kullanılmakta olduğu, saklanamaz bir gerçeklik olarak ortaya çıkmış bulunuyor. Bu gerçeği, Sayın Nişanyan kendisi söylüyor. Emin Oktay’ın resmi tarih kitabında bunların yazılmadığını, ama gerçeğin böyle olduğunu ima ederek söylüyor. KOĞ VASİL

“Buyurun, Emin Oktay’ın tarih kitabında yazmayan türden bir hikâye. “Büyük Ermeni beylerinden” diye tarif edilen Koğ Vasil, 1082 senesinde Behesni yakınındaki Keysun kalesini zapt edip hükümdarlık ilan etmiş. Adıyaman ve Maraş illerini kapsayan alanda hüküm sürmüş, Birecik padişahı olan Ebul Garib ile beraber {adına bakmayın, o da Ermeni} çok cenklere katılmış. Hangi icraatından dolayı Koğ yani “Hırsız” lakabını kazanmış bilmiyorum. 1113’ te ölünce yerine yeğeni DIĞA {“Oğlan”} VASİL geçmiş.” S.N

Sayın Nişanyan Koğ VASİl’in hayat hikâyesini böyle açıklıyor. Vasil sözü yukarıdaki belgede açıklandı. Buna göre VASİL demek BAŞ, BAŞKAN, REİS, HÜKÜMDAR, KIRAL, KAAN ve komutan demektir. Ermeniler M.S: 1113 yılına dek kıralalrına, prenslerine, beylerine BASİL yani Başkan diyorlardı. Bunu da Türkçe olarak söylüyorlardı. Resmi tarihe göre ise Anadolu’ya Türkler “24 Ağustos 1071 Çarşamba günü geldiler: 26 ağustos 1071 Cuma günü Romones Diogenes’i yenerek Anadolu’yu Türkleştirdiler ve İslâmlaştırdılar.” Bu da Emin Okltay’ın resmi tarihindedir. Oysa gerçekler hiçte böyle demiyor. Ermeni beylerinin, prenslerinin, komutanlarının adları VASİL ise bu da Türkler henüz Anadolu’yu işgal etmeden, Türkleştirip, İslâmlaştırmadan 26 Ağustos 1071 den önce olmuş ise, bu VASİL’İN unvanı/ungunu neden Türkçe VASİL’DİR? Yunan prenslerinin, beylerinin, kırallaının kumandanlarının unvanları/ungunları neden VASİLEUS>VASİLOS’TUR? Ermeni bey’i VASİL ölünce yeğeni DIĞA {oğlan} VASİL geçmiştir. Bu olay 1113 ten sonraya kadar böyle gitmiştir. 1071 den önce de Ermeni prenslerin unvanları/ungunları BASİL idi.

Gerçek tarih ortaya çıkmaya başlamıştır. Biz gerçeklerin oraya çıkmasından sadece gurur duyarız.

 

Sayın Nişanyan;

“İhtimal :

 

a} fütühattan vaz geçip marangoz, terzi oldular.

b} devir bunların devri deyip hidayete erdiler, çocuklarına da tenbih ettiler “oğlum Ermenice konuşma şimdi laf eden olur “ diyor.

{Bu hidayet konusunda ŞİRK dosyasında açıklama yaptık. Dha geniş açıklamaları nasip ise –HİDAYET- dosyasında yayınlamayı planlıyoruz. Burada Sayın Nişanyan’ın bu girdisine yanıt vermeyi gerekli görmüyorum.}

Sayın Nişanyan 1071 den sonra Ermenilerin marangoz, demirci yani sanatkâr olmalarından yakınıyor. Sanat altın bileziktir. Sanatlar insanlığın ilerlemesinin baş kakıncı değil, baş tacı olmalıdır. Ayrıca, şu düşüncelerine katılmak ta mümkün değildir: “  b} devir bunların devri deyip hidayete erdiler, çocuklarına da tenbih ettiler “oğlum Ermenice konuşma şimdi laf eden olur “ diye. S.N

Nişanyan, Ermenilerin 1071 den sonra neden fetihler yapmadıklarına oldukça öfkeli görünüyor. Unutulmasın ki, ulusların hayat yolunda inişler, çıkışlar hep olmuştur, bundan sonra da olacaktır. Ermenilerin büyük fetihler yaptıkları, Devlet-i Âliye gibi devletler kurdukları tarihte görülmemiştir. Bir ulus’un hayatında büyük fetihler yoktur diye hayıflanmaya da gerek yoktur.

Anadolu Ermenilerinin genellikle tamamına yakın kısmı Ermenice bilmezlerdi. Bunu Selçuklara bağlamak tarihi süreci tersinden okumaktır. Böyle bir konu gerçekten Emin Oktay’ın resmi tarihinde yoktur. Keşke resmi tarih bunları da yazsaydı. O zaman ben şahsen 72 yaşıma geldiğim şu sıralarda bu gerçekleri öğrenme zahmetine girişmezdim. Bu gerçekleri çocukluğumda öğrenir, konular hakkında daha kapsamlı ve çok erken dönemlerde bilgi sahibi olur yorumlar, çözümlemeler yapabilirdim. Adana/Çukurova, Kılıkya, Kılikya, Kilikya Ermenilerinin Ermenice bilmedikleri, anadillerinin Türkçe olduğu hakkındaki araştırmalarım kapsamlı olarak yayına girecektir. Belgeleriyle yayınlandığı zaman inşallah, {www.bilgeata.com} Sitemizde duyurmayı düşünüyoruz.

“Oğlum Ermenice konuşma şimdi laf eden olur.” S.N

Şeklindeki sözler, gerçeklere aykırıdır. Yani M.S: 1071 yılından itibaren Ermeniler Müslüman ve Türk kimliğine girmişler, dillerini de unutmuşlar. Bu sav içerik bakımından da tarihi, sosyolojik/toplumbilimi,  antrapolojik açılardan dahi boş sözlerden ibaret serzenişlerdir. Gerçekler ise yukarıdan beri yaptığımız açıklamaların daha da derinleştirmesi ile elde edilecektir. Aslında Ermenilerin Türkleşmesi ve İslâmlaşması sav’ı yerine Türk oymaklarından bazılarının Ermeni kimliğine girmesi sav’ı daha tutarlıdır. 

Bu konu tıpkı Rum toplumunun zaman içinde ulusal kimliklerini kaybederek Grekleşmeleri gibi tersinen bir süreç doğurmasına benziyor. Bunun kökeninde, bazı Türk oymaklarının Hıristiyan Ortodoks inancını seçmeleri önemli rol oynamıştır. Bazı Türk oymakları da Hıristiyan Ortodoks Ermeni inancına girmişledir. Bu iki unsuru zaman içinde din gayretine, din taassubuna yönlendiren Grek papazları ile Ermeni papazları, onları kendi öz kökleri olan kardeşlerine, Türklere karşı amansız birer yağı’lar/düşmanlar haline getirdiler. Her iki grup ta Türkçe konuşan Hıristiyan Türkler olmalarına rağmen Müslüman olan Türklere karşı kanlı-kinli birer yağı haline geldiler.

Tarihte bunların örnekleri çok görülmüştür. Macarlarla Bulgarlar aynı kökenden indikleri halde Türk Ulus’una en çok sıkıntıyı bunlar verdiler. Kostas Karamanlis Karamanlı bir Türk olduğu halde, 1925 Mübadelesinde Yunanistan ile mübadele yapılanlardandır. Karaman-lis sözü de apaçık Karaman-lı demektir. Bütün bunlara rağmen Kostas Karamanlis, herhangi bir Yunalıdan daha az Türk aleyhtarı değildir. Görülüyor ki, burada en önemli rolü DİN TAASSUBU oynamıştır. Bulgar ile Macarda da din etkenin rolü en üstedir.   

 

 

 

BEHESNİ>BESNİ

 

Sayın Nişanyan;

 

Besni sözünün köken bilgisini sunuyorum.

“BEHESNİ” şimdiki Besni İlçemizin eski adıdır. Bu söz BEY HISNI sözünden kısaltılmış görünüyor. BEY HISINI, Bey kalesi anlamına gelir bir sözdür. Hısın sözünün şimdilik Arapça olduğunu biliyorum. İnşallah ileride köken bilgisine ulaşırsam güncellerim.

 

 

 

                                                                Seven Niaşnyan

                                                                                                                                             

                        “  ORJİ  “                                23-10-2009                              

 

 

“ Geçen gün dokuz yaşına basan oğlum pat diye sordu, Babiş orji ne demek diye. Hadi bakalım, böyle babaya böyle evlat!

Anlatayım. Eski Yunanda biliyorsunuz, standart kamu dininin yanısıra MÖ 7. yüzyıldan itibaren etrafı salgın gibi saran “sır dinleri” var: mystery religions diyorlar. Bunların özelliği, tıpkı tarikat gibi, kapalı olmaları. Yani belli bir çıraklık ve inisiyasyon sürecinden geçmeden iç halkaya insan kabul etmeleri. Yılda bir veya birkaç kez yaptıkları kadınlı-erkekli ayinler hakkında bin türlü hikâye anlatılıyor. Müzik eşliğinde, belki alkol veya başka maddelerin de katkısıyla vecde geldikleri, bir tür çılgınlık içinde sır tanrılarına ibadet ettikleri söyleniyor. Ayine izinsiz girenlerin başına türlü felaketler gelirmiş. Mesela kılık değiştirerek ayine katılan Pentheus’u kendi anası aslan zannedip parçalamış.
              Órgia
işte bu ayinlerin adı. Yunanca sözcük Fransızca orgie olmuş, /orji/ diye söyleniyor. Esasen “çalışma” anlamına gelen bir kelime. Bir tür zikr veya sema’ da diyebiliriz belki. Etimolojiye girsek iş daha da ilginç. Yunancada érgon “iş, emek”, ergázomai “çalışmak”, ergátês “işçi, ırgat”, en-ergeía “çalışkanlık”. Bunları bilirsiniz tabii, sonra fizikte iş birimi olan erg var, ergonomi, ergometre, ergostatik vesaire var. Yine Yunanca órganon “çalışan şey, düzenek, makina”, órgia da “çalışma”.

 Peki neden bazısı erg-, bazısı org-? Eski Hintavrupa dillerinde bu özellik var, müsaadenizle onu kısaca anlatayım. Normal bir kök hecesi, arkasına belli tipte ekler aldığında seslisini kaybediyor. Ermenicede bu özellik halen canlıdır: hur “ateş”, ama arkasına fail eki aldığında hurant olmaz, hrant (“yanan”) olur. Aynı şekilde, Hintavrupa anadilinde *werg- “çalışmak”, *wérgom “çalışıyorum”, ama *wrgónt “çalışan”.

Eski Yunancada bir tarihte modalar değişmiş, /w/ sesi kullanımdan düşmüş. Arkaik *wérgon olmuş érgon, normal. Peki *wrgia ne olacak? O da mecburen bir /o/ sesi edinmiş, olmuş órgia

 

Tabii, İngilizce work ile Almanca Werk aynı Hintavrupa kökünden gelme.”

…………………………………………………………………………………………………

 

Sayın  Nişanyan’ın

 

ORJİ sözü ile ilgili açıklamaları yukaıya alındı. Orji sözünün köken bilgisi hakkında değerli bilgiler vermiş. Sağ olsun. Biz bu konudaki araştırmalarımızı internet Sitemizde daha önceleri yayınlamış idik. Hem o çalışmamızdan bir bölümü ve hem de Nişanyan’ın çalışmaları ile ilgili bölümleri bu kez yeniden yayınlamayı uygun gördük. 

 

“ENERGY/NERJİ>EN ERGLİ>EN ERKLİ”

{Not. Bu konular için Herakles bölümünü yoklayınız.}

       

        “Energy/Enerji sözünü çözmek için çok uğraştım. Bu sözün kökenini bulmak için gösterdiğim bu gayret karşılıksız kalmadı. Ulu Tanrım bana Yardımını Esirgemedi. Sonunda bu sözün kökenine inebildim. ERNERGY sözü, bu haliyle Avrupa dillerinden geliyormuş hissini veriyordu. Sayın Nianyan da bu görüştedir. O, bu görüşünde yalnız değildir. Bu görüş, bütün aydınların görüşüdür. Türkçede bu söz, İngiliz ağzı ile kullanıldığı için sözün köken bilgisine ulaşmada oldukça zorlandım. Energy sözü, İngiliz ağzı ile ENERJİ şeklindeydi. Hatta “ Yüzleşme Doktrini ” adlı eserimde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nı, tek Bakanlıkta toplayarak bu Bakanlığa da “GÜÇ BAKANLIĞI” adının verilmesini teklif etmiş idim. O zamanlar bana göre Enerji sözü, İngiliz dilinden geliyor olarak kabul etmiş idim. O zamanlar yani 2002 yılına dek bu söz hakkında Sayın Nişanyan’dan farklı düşünmüyordum. Bu sözün İngilizce olduğu hakkındaki yaygın kanaat beni böyle bir yola itmişti. Şükürler olsun ki bu sözün kökenine ulaştım.

        ERNEGY sözü, İngiliz ağzı ile ENERJİ şeklinde dilimize girmiştir. Almanlar ENERJİ sözünü İngilizlerin aksine G ile ENERGY şeklinde söylerler. Ben de bu ve benzer konularda Alman dilinden yararlanmayı yeğledim. Nitekim Arapçadaki Türkçe sözleri çıkartırken de daha çok İbraniceden yararlanıyorum. Arapçada ADEM, İbranicede aynen Türkçede olduğu gibi ADAM olarak kayıtlı bulunuyor. Avrupalı dillerle ilgili çalışmalarımda bu yol bana iyi geldi.

“Yarı ilâh'lık derecesine çıkartılan { hrakliV } Eraklis, Türkçe'de Erkli dediğimiz şeydir. Eraklis bir kahramandır. Kolu bükülmez bir yiğittir. Bin türlü kahramanlık ve bahadırlık macerası vardır. Türkçede Erkli, kudret ve sulta sahibi demektir. Türetmeciler bu sözü, Arâmî dilindeki Erhal sözüne  bağlarlar ki, esas itibariyle doğrudur. Şu kayıt ile ki, Arâmî dilindeki Harakıl sözü de Türkçe Erkli sözüdür. Aramilerde de Türklerden kalmıştır. Erkli sözü, Latinlerde {Herqule} Herkül olmuştur. Gerçekten bu söz, Türk'lerin bazı ağızlarında IRKIL şekline de girmiştir. Oğuz Kağan'ın Veziri'nin adı: IRKIL ATA idi. Bu da ERKLİ demektir. Latinlerdeki Erkül/Herkül sözü, anlaşılan bu ağızdan alınmıştır”  1

………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………….

1} Yusuf Ziya age.

………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………….

 

Oğuz Kan’ın/Oğuz Han’ın Vezirinin adı IRKIL ATA’NIN adı ERKÜL haline gelince, Roma’da bu söz, başına H harfi alarak HERKÜL şekline girmiştir. Birkaç gün önce televizyon kanalının birinde bir konuşmacının adının IRKIL ATA olduğunu gördüm.

Yukarıya alıntıladığımız Nişanyan’ın sözünü ettiği:

 

“ Órgia işte bu ayinlerin adı.  

orgie olmuş, /orji/ diye söyleniyor. Esasen “çalışma” Bir tür zikr.

érgon “iş, emek”,

ergázomai “çalışmak”,

ergátês “işçi, ırgat”,

en-ergeía “çalışkanlık”. -EN- pekiştirme edatı,

fizikte iş birimi olan erg var,

ergonomi, ergometre, ergostatik vesaire var.

Yunanca órganon “çalışan şey, düzenek, makina”,

órgia da “çalışma”.

órgia da “çalışma”.

/w/ sesi kullanımdan düşmüş. Arkaik wérgon olmuş érgon, normal.

wrgia ne olacak? O da mecburen bir /o/ sesi edinmiş, olmuş órgia”

 

Görüldüğü üzere ERG>ERK sözü, değişik şekillerde kullanılmakta olmasına rağmen iş, hareket, çalışma, faaliyet gibi anlamlarını korumuş olduğu görülmektedir. Şu duruma göre bu sözlerin tamamının Türkçe ERG>ERK yani güç, kuvvet, iktidar, gücü yeterlik anlamına olduğu tevil götürmez bir gerçeklik olarak ortaya çıkmış bulunuyor. Irgat sözü de buradan alınarak yapılmış Türkçe bir sözdür.

“ en-ergeía “çalışkanlık”. -EN- pekiştirme edatı,” s.n.

En sözü ile ilgili açıklamalarımız Herakles bölümünde yapıldı. EN sözü Türkçedir. En—büyük; en—küçük gibi örnekler çoktur. Yukarıdaki “en ergia>çalışkanlık sözündeki -EN- pekiştirme edatı söz götürmez Türkçedir.                                                                                    

                                                    

ORGAN

 

“Yunanca órganon “çalışan şey, düzenek, makine”,

Organon çalışan şey, düzenek, makine olduğuna göre bizim çalışan yerlerimiz yani ellerimiz, ayaklarımız da çalışmakta olduğuna göre onlara ORGAN denilmektedir ki, öz be öz Türkçedir.

Yukarıda Nişanyan’ın sıraladığı sözlerin tamamı Türkçe ERG-ERK sözünün farklı alanlarda kullanılmış türetmelerinden başka bir şey değildir.

MAKİNE sözünün Türkçe olduğunu ayrı bir dosya açarak açıklamayı daha uygun buluyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 
  2017 © Bilge Ata. Tüm Hakları Saklıdır.   Son Güncelleme Tarihi: 05.07.2017Tasarım & Kodlama: ER-AY Bilgisayar